01-11-2008, 06:43 PM
|
#2 (permalink)
|
|
Banned
Profilime Git
|
 |
|
 |
 |
Şimdi de bir gerçek olay…
Geçtiğimiz haftalarda TRT’de bir belgesel izledim. Dış Türkleri anlatıyordu.
Mesela Karataylar…
Karatay ismi İbranice qaray yani Arapça’da iqra/qıraat/qur’an olan okumak sözcüğünden geliyor. Yahudi dinine girmiş Türkler demek. Sürekli Tevrat okudukları için okuyanlar anlamında qaray yapanlar/qıraat edenler anlamında Karataylar olarak anılmışlar ve o isimle kalmışlar…
Din burada bir geleneksel kimliğe dönmüş ve onunla anılarak varlıklarını sürdürüyorlar. Bu dini okuma merasimi olmasa Karataylar diye bir topluluk kalmayacak, yok olacaklar…
***
Müslüman olarak kalmış bir başka Türk topluluğu da namaz kılmayı geleneksel kimlikleri haline getirmişler. Belgeselde Danimarka ve Norveçte sanırım onları anlatıyordu.
Bir piknik yerine toplanmışlar çeşitli etkinlikler düzenliyorlar. Çocuklardan oluşan bir ekip geleneksel folklor gösterisi yapıyor. Böylece geleneklerini sürdürmüş ve kimliklerini korumuş oluyorlar.
Folklor gösterisi de şu: Çocuklar saf halinde dizilmiş. Üzerlerinde “folklorik kıyafetler” var. Yani tarihi elbiseler ve başlarında takkeler ile namaz kılıyorlar. Önde “ekip başı” imam oluyor. Selam verip namaz (folklor gösterisi) bitince alandaki büyükler hep birlikte alkışlıyor!
Uzatılan mikrofona gururla geleneklerini sürdürdüklerini, kimliklerini koruduklarını, böylece Hristıyan bir toplum içinde kaybolup gitmediklerini, neredeyse konuşamaz hale geldikleri Türkçeleriyle anlatıyorlar…
Hani burada mahalli halk oyunları dediğimiz; zeybek, dadaş, efe, Kafkas oyunları var ya onun gibi bir şeye dönüşmüş namaz… Başlıyor, herkes büyük bir dikkatle oturduğu yerden izliyor, bitince de hep birlikte alkışlanıyor…
***
İşte dinin “geleneğe” dönüşerek hayattan çekilişinin en çarpıcı örneği… Gelenek gelenek deyip durmanın insanı kahreden hazin sonu…
İzlerken Akif’in o mısralarını geldi hatırıma;
“Onların nöbeti geçmiş, sıra gelmişti bana
Yol tuttum yalnızca doğruca Türkistan’a
Gece gündüz yürüdüm bulmak için Taşkent’i
Geçtiğim yerleri saymaya gerek yok şimdi
Uzanıp sonra Buhara’ya Semerkand’a kadar
Eski dünyada bakındım ki ne alemler var
Sormayın gördüğüm alemleri hiç söylemeyeyim
Hatırlamak metanetemi sarsar da kan ağlar yüreğim
O Buhara, o mübarek, o muazzam toprak
Horlamanın koynunda uyuyor kendinden geçmiş olarak
İbn Sinalar doğurmuş o topraklar asırlardır
Şimdi tek çocuk vermiyor kucağına ilmin, ne kısır
Dünyanın rasathanesi o Semerkand bile
Öyle dalmış ki hurafelere o geçmişiyle
Ay tutulmuş “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek
…
Ya tutuculukları? Hiç sorma, nasıl maskaraca
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde , hoca
Hem dine saldırmakta rastlanmaz benzerine
Hem ne söylersen dokunur hemen dinine
Milletin hayrına ne düşünürsen: Bid’at!
Şeriatı bozmak ve rezil etmek-haşa-sünnet!
Ne Allah’tan sıkılır ne peygamberden
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden
Çekecek memleketin hali ne olmaz düşünün
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün
Okunandan ne haber? On para etmez fenler
Ne bu dünyada soran var ne ahirette geçer
…
Çin’de, Mançurya’da din bir görenek başka değil
Müslüman unsuru gayet geri gayet cahil
(Safahat; Süleymaniye Kürsüsünde)
***
|
|
 |
|
 |
|
|
|