Tekil Mesaj gösterimi
Alt 03-26-2008, 03:37 PM   #3 (permalink)
cennet
IslamGul Dostu

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1044
Mesajlar: 309
Konular: 75
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 17
REP Seviyesi : cennet is on a distinguished road
İletişim
Takımı
Saat
Evlilik hikâyeniz de çok ibretli… Biraz da nasıl evlendiğinizden bahsedebilir misiniz?
Beyim,beni önce Mekke’de bir zâttan duymuş:
“–İstanbul’da Fatma Çalıkavak diye bir hanım var, onunla evlen!..” diye tavsiye etmişler. O’da İstanbul’a gelmiş. Bir ay boyunca aramış, İstanbul Vâliliği’ne gitmiş, ama bir türlü bulamamış. Bunun üzerine tekrar Mekke’ye geri dönmüş.
Aradan bir ay geçmemiş ki, gördüğü bir rüya üzerine tekrar İstanbul yollarına düşmüş. Arkadaşları vasıtasıyla Gülsen Hanım’ın beyi Doktor Âsaf Ataseven Bey’e ulaşmış. O da:
“–Fatma Çalıkavak, benim hanımımın çok samimi arkadaşıdır. Siz onu ne yapacaksınız?” diye sormuş. Beyim de:
“–İzdivaç niyetimiz var.” demiş.
Tâbiî o zamanlar ben 40 yaşındayım. Evliliği kitabımdan çıkarmışım. Gençlik yetiştiriyorum. İslâmî hizmetlerim, ideallerim var. Evliliği hiç düşünmüyorum. Sonra bana haber geldi, Arabistan’dan bir beyefendi geldi, seni görmek istiyor, dediler. Ben de talebelerime burs verecek zannederek, burs buldum diye seviniyorum. Sonra:
“–Bana vermesine gerek yok, ben birisini göndereyim, bursları ona versin!..” diyorum.
O ısrarla beni görmek istediğini söylüyor. Ama ben hâlâ anlamıyorum. Nihayet:
“–Neden illâ benimle görüşmek istiyor?” diye sorunca:
“–Bu beyefendi burs için değil, sana tâlip olmak için gelmiş!..” dediklerinde çok şaşırdım.
“–Ben, onu hiç tanımam, o da beni tanımaz. Nereden çıktı bu iş?” dedim.
“–Gidince kendin sorarsın!..” dediler.
Nişantaşı’nda görüştük. Yanımda ağabey olarak Âsaf Bey var. Beyefendi:
“–Benim hanımefendiyi görmeme, görüşmeme gerek yok! Bakmayacağım da!.. Rasûlullâh Efendimiz onunla evlenmemi istedi. Onu alıp götüreceğim!..” diyor.
Ben kapının önündeyim. Başını kaldırıp yüzüme bile bakmıyor. Ben şaşkınlıkla:
“–Nasıl olur? Bizde birisi evlenirken bakılır, araştırılır, kimin nesidir, denk midir? Olur mu böyle şey?!” dedim.
Yanında sekreteri var, ona söylüyor, o da bize tercüme ediyor. Sekreterine demiş ki:
“–Ben Rasûlullâh Efendimiz’den emir aldım. Fatma Hanımefendi’yi alıp götüreceğim. Fatma Hanım’a bakmadım bile… Ben Rasûlullâh’ın emrine karşı gelemem. Ben Fatma Hanım’ın devesiyim. O bana Peygamber Efendimiz’in emânetidir. Onu sırtıma alıp götüreceğim. Eğer «Hayır, gelmem!..» derse, Rasûlullah Efendimiz’e diyeceğim ki:
«–Emanetine gittim, ama o gelmek istemedi!..» Sonra da çıktı gitti.
Meğer rüyasında kendilerine Peygamber Efendimiz benimle evlenmesini emretmiş. Bu yüzden beni arayıp bulmuş. Peygamber Efendimiz’e teslim olduğu için de yüzüme bakmayı bile gerekli görmemişler.
Hatta evlenince kendisi de hiç bakmadıklarını ifade ettiler.
“–Kel misin, kör müsün, hiç bakmadım!.. Ben sadece Rasûlullâh Efendimin emânetini almaya geldim.” dediler.
Şaşırmıştım! Evlenmeyi bile düşünmezken Arabistan’a gitmek, tanımadığım bir kültürden birisiyle evlenmek ve orada yaşamak beni çok korkuttu. O gece çok garip bir rüya gördüm. Rüyamda; iki ayağımda çok büyük saksılar… Oda büyüklüğünde… Ben âdeta saksıdaki o topraklara kök salmışım. O saksılarla yürüyorum. Bakıyorum, sanki yerle gök birleşmiş, başım sanki göğe değecek… Yere bakıyorum, bir şeyler görmeye çalışıyorum. Sonra «Burası neresi?» diyorum. Semâdan bana bir ses geliyor:
“–Burası Medîne!” diyorlar.
Heyecanlanıyorum. Ne güzel, Medîne’deyim. “Acaba üstüm-başım temiz mi, müsâit miyim?” diyorum. O esnada gökyüzünden önüme kocaman bir ayna düşüyor. Aynaya bakıyorum; başımda çok güzel, bembeyaz bir başörtüsü, bembeyaz bir elbise… Elhamdülillâh tesettürüm çok iyi… Rasûlullâh Efendime gelmişim. Üstüm-başım müsâitmiş. Sonra yere eğilip bakıyorum; karınca yuvası gibi dükkânlar, evler... İnsanlar, karınca gibi küçücük... Her şey normal seyrinde devam ediyor, ama küçücükler.
Uyandım. eyvah! “Bu iş olacak galiba!..” diyorum, ben gidip Medîne’ye kök salacağım herhalde, diye düşündüm. Aman Yâ Rabbî!.. Benim burada çok işim var, talebelerim var, yetiştirmem gereken gençler var, dâvâm var. Ben bunları bırakamam. Sonra rüyamı Gülsen Hanım’a anlattım. O da bana:
“–Sen, benim kardeşimsin. Senden ayrılmak istemem, ama bu rüya çok açık. Oraya gitmelisin!..” dedi.
Daha sonra bir rüya daha gördüm, onu anlatamam çok özeldir. Ve teklifi kabul ettim. Sonra biz, o Seyyid’i eve yemeğe dâvet ettik. “Bu iş olacak” diye dâvetimize icâbet ettiler. Orada kapıda beni görünce:
“–Elhamdülillah, yüzüne bakılacak gibi güzel bir hanımefendi!..” diye şükretmiş, oteline dönünce de şükür namazı kılmış.
Sonra evlenip Arabistan’a gittik. Seyyidî (efendim) o kadar kibar bir beyefendidir ki, şaşırırsınız. Bizde, bilirsiniz, gelin hanım, damat beye terlik tutar. Ben de sabah önünde eğilip terliklerini yere koyunca, terliklere baktı, sonra da bana baktı:
“–Bu nedir?” diye sordu.
Ben de:
“–Bizim örfümüzde hanımlar, beylerine terlik tutarlar!..” deyince, eğilip terliği yerden alıp onu koltuğunun altına koydu. Bana dönerek:
“–Ben sizin gibi bir hanımefendinin koyduğu terliği, ayağıma giymeye edep ederim! Siz azîz bir hanımsınız. Bu terliği, böyle kolumun altında ya da başımın üstünde taşırım! Azîze hanımefendi!..” dedi.
Kendileri bana “Azîze hanımefendi” diye hitap ederlerdi. Kaç yıllık evliyiz, bir defa dahî benden şahsı için bir şey istememiştir. Hatta su bile içecek olsa etrafına bakınır, hizmetçileri arar.
“–Seyyidî, bir şey mi istediniz?” desem, söylemezlerdi. Ben bakışlarından anlayıp getirirsem de mahçup olur:
“–Sizden bir şey isteyemem, Azîze hanımefendi!..” derdi.
Bu, bir bardak su bile olsa istemezdi. Evlendikten sonra:
“–Niçin evlilik teklifimi kabul ettiniz?” diye sordu. Görmüş olduğum rüyaları anlatınca içli içli ağladı.
Bizim Türk erkekleri, gerçekten hanımlara nasıl iltifat edilir, nasıl kıymet verilir bilmiyorlar. Kıymet verseler de, onu hanımlarına hissettirmek istemezler. Ama Araplar öyle değil!.. Onlarda hanım, evin efendisidir. Evde iş yapmaz, çoğunluğun hizmetçisi vardır. Hatta bir defasında İstanbul’a geldiğimizde yemek yedik. Bana:
“–Sizin tabbah (aşçı) ne güzel yemek yapmış!..” dedi. Ben de:
“–Ne tabbahı, yengem yaptı.” deyince şaşırdı:
“–Estağfirullah, nasıl Kerîme hanımın yemek mi yaptı?” dedi. “Hanımlar burada yemek mi yapar, yoksa iş mi yapar?” diyerek hayretlerini ifade ettiler.
Gerçekten orada bir hanımla, çamaşır yıkaması için veya yemek yapması için evlenilmiyor. Orada hanımın vazifesi, sadece efendisine hanımlık yapmak, arkadaş olmak ve çocuklarına annelik yapmak!.. Orada bir kız evlense, damat evine gelirken, çocukluğundan itibaren kendisine bakan dadısıyla beraber gelir. Orada toplumun standartları bu… Hatta bunu yaşadığım bir hâdiseyle açayım:
Evlendim, Arabistan’a gittik. Evde otururken kapı çaldı. Hizmetçiler mutfakta mikserle bir şeyler yapıyorlar, kapının sesini duymuyorlar. Ben de şahsen ne kapıda beklemeyi severim, ne de bekletmeyi... Baktım kimse açmıyor, koşarak kapıyı açmaya gidiyorum. Seyyidî (efendim) de benim koştuğumu görünce peşimden koşuyor. Ben, ona zahmet olmasın kapıyı ben açayım diye daha hızlı koşuyorum. Bana yetişti, kolumu tuttu, hayretle:
“–Nereye koşuyorsun?” dedi. Ben de:
“–Kapıyı açmaya!..” dedim. Biraz hiddetlendi:
“–Nerde yardımcılar, onlar niye açmıyor?” diye sordu.
“–Onların işi var.” dedim.
“–Aaaa, estağfirullâh, bu nasıl iştir?! Hanımefendi, hiç kapı açar mıymış?” dedi.
“–Bizde kapıyı, hep evin hanımı açar.” dedim. Çok hayret etti.
“–Sakın azîze hanım, zât-ı âlîniz bir daha kapı açmasın!..” dedi.
“Sen, siz” diye hitap etmezler, hep “zât-ı âlîniz” derlerdi. Orada çocuklar da babalarına “Zât-ı âlîniz” diye hitap ederler. Erkeklere «hazrettüm», hanımlara da «hazrettüküm» diye hitap ederler. Evde erkek çalışanlar da vardı, ama evin hanımları geçerken, onlar yüzlerini duvara dönerler ve bize hiç bakmazlardı.
Oraya gelin gittiğimde, saray protokolünün içine girdim. Türkiye’ye geldiğimizde, havaalanında bizi devlet erkânı karşılardı. Rahmetli Turgut Özal da bizi havaalanında karşılayanlardandı. Türkiye’deyken devletin misafiri olarak Çırağan Sarayı’nda kalırdık. Ama beyimle özel hayatımızda, ne saltanat vardı, ne de krallık… Fakir gibi mütevâzi yaşadık. Allah şâhittir ki, ne onun kalbine girdi, ne de benim kalbime girdi o saltanat!.. Şimdi ne o saltanat, ne de o eski zenginlik var!.. Ben yine aynı Fatma’yım. O hayata girince de kendimi kaptırmadım, o hayat gidince de üzülmedim. Cenevre’de Kral Faysal’ın Saray Hastanesi’nde bir fıtık ameliyatı oldum. Ama benim kalbim, orada da hiç değişmedi elhamdülillah, şimdi de aynı… Saltanatı yaşadım, ama kalbime almadım. Sarayda ne takılar taktılar bana, ama hepsini buraya getirip buradaki vakıflara infak ettim. Kalbime alsam, hepsini saklardım. Bir alyansla gittim, şimdi de parmağımdaki bu alyansımdan başka hiç bir şeyim yok!..
Gönlüm ne zaman saraylara girdi biliyor musunuz? Ne zaman Allah dostlarının yanındaysam, işte o zaman kendimi saraylarda hissettim. En büyük saray budur; Allâh’ın sevdikleriyle beraber olmaktır.

Gönülden çıkan,gönlü bulur
cennet isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder