 |
Peygamberler bize kendimizi anlatır
Her bir insanın varlıkla alâkalı olarak mutlaka sorduğu "Nasıl?" ve "Niçin?" sorularına felsefe tarihinde aranan cevaplarda filozofların belki en akıllılarının ve sadece akıllarına güvendikleri için de kendilerini en çok aldatanların mensubu bulunduğu iki akım birbirine çok benzemektedir.
"Nasıl?" sorusunu Yaratıcı'nın varlığını kabul etmeden cevaplamanın imkânsızlığını gören, fakat kabul etmek de istemeyen Sofistler, varlığın hayal ve aldanıştan ibaret olduğunu iddia etmiş, fakat bir iddia ve bir hükmün gerçekten var ve şuurlu bir varlık gerektirdiğini atlayarak ya da görmek istemeyerek kendilerini aldatmışlardır. Adı geçen iki akımdan diğeri olan Varoluşçuluk ise, varoluşu, yani süreci, eylemi öne alarak ve varlığı manâsız, gayesiz bularak "Niçin?" sorusundan kurtulmak istemiş, fakat Sartre'da gördüğümüz üzere, bütün "tabiî" çevresi gibi kendi varlığını da temelden manâsız, hayatı gibi geleceğini de hiçlikten ibaret telâkki ettiği insana sorumluluk yükleyerek, kendi kendini aldatma yoluna gitmiştir. Eskiden "tabiî" ilimler felsefenin, daha doğrusu "Hikmet"in içinde mütalâa edilir, yani varlıkla ilgili olarak "Nasıl?" ile "Niçin?" sorusu bir arada ele alınırken, modern dönemde bilmekle inanmak, din ile bilim birbirinden ayrıldığından, din ile bilime ayrı sahalar tahsis edildiğinden "Nasıl?" sorusunu cevaplamak bilime verilmiş, "Niçin?" sorusu ile de felsefe ilgilenir olmuştur. Ne var ki, mevcut bölünmüşlük ve yaklaşımlar içinde ne bilimin "Nasıl?" sorusuna ne de felsefenin "Niçin?" sorusuna cevap verebilmesi mümkündür.
Cebrî-fizikî hususiyetler ve insan
Varlıkta, zaten o olmadan bilimin de olması mümkün bulunmayan muhteşem ve kusursuz bir nizam, denge ve baş döndürücü bir hareket ve âdeta ansızlık içinde sürekli yenilenmeye rağmen bir devam (ıttırad) vardır. Bu, varlıkta mutlak bir gayenin olduğunun, buna karşılık israfa ve abesiyete asla yer olmadığının en açık delilidir. Bunun yanı sıra, varlık içinde hususî bir yere sahip bulunan insanın varlığı ile ilgili olarak kendinden kaynaklanmayan, tam tersine, kendisini içinde bulduğu ve ona hükmeden şartlar söz konusudur. Meselâ, insanın doğup doğmama, nasıl bir aile içinde dünyaya gelme, doğum ve ölüm yer ve tarihi, rengi, ırkı, fizikî yapısı gibi varlığının haricî yanları konusunda hiçbir rolü yoktur. Ayrıca, "tabiî" çevresi; temel ihtiyaçları, bu ihtiyaçları giderme yolu, kendisine zararlı ve faydalı yiyecek-içecekler gibi fizikî hayatının temel unsurlarının tesbiti ve tayini konusunda da hiçbir rolü yoktur.
İnsan varlığının zihnî ve batınî boyutu
Bu kadar cebrî-fizikî şartlarla sınırlı olan insan, aynı zamanda modern bilimin açıklamakta aciz kaldığı irade ve şuur sahibi; iki Nobel tıp ödülü almış bulunan Fransız doktor ve mütefekkir Alexis Carrell'e "İnsan Bu Meçhul" dedirtecek şekilde tanınması zor, bin bir duygular, bilinmezlikler ve derinlikler yumağı, Hz. Ali'nin ifadesiyle, cirmi küçük fakat bütün âlemlerin kendinde dürüldüğü bir varlıktır. Bir yanda yedi kat semâya denk tahayyül, tasavvur, taakkul-tefekkür, tasdik, iz'an, iltizam ve itikad gibi zihnî melekelere, öte yanda manevî âlemlere denk kalb, fuâd, sır, hafî, ahfâ gibi batınî fakültelere sahiptir. Bütün bunların yanı sıra, hayvana baktığımızda, hayatı için gerekli bütün bilgilerin kendisine verilmiş olarak dünyaya geldiğini görürüz. O, doğar doğmaz veya doğduktan birkaç gün, birkaç hafta sonra hayata hemen adapte olur. Kendisi için zararlı ve faydalı şeylerin bilgisi kendisinde hazırdır. Ayrıca, ânı yaşar; ne dünün elemlerini çeker, ne de geleceğin endişelerini taşır. İnsandan çok daha mutlu, dertsiz bir hayat sürer. Ama insan, her bakımdan her şeye muhtaç ve hayata bütünüyle cahil bir varlık olarak dünyaya gelir; ancak doğduktan bir yıl sonra yürümeye başlar; kendisi için neyin zararlı ve neyin faydalı olduğunu öğrenmesi yıllar alır, belki ömür boyu devam eder. Dolayısıyla o, zihnî fakülteleri itibariyle öğrenmeye, batınî melekeleri ve duyguları itibariyle tatmine muhtaçtır. Ayrıca, sahip bulunduğu akıl, geçmişin elemlerini ve gelecek endişelerini sürekli başına vurur ve onu yaralar. Bunun yanı sıra, varlığıyla ilgili olarak sormaktan kendini alamadığı "Ben kimim? Niçin varım? Hayatın ve ölümün benden istediği nedir? Nereye gidiyorum?" gibi sorulara tam tatmin edici ve hayatını onlara göre yönlendireceği cevapları veremez. Bütün bunlardan ayrı olarak insan, doğuştan medenî, yani hemcinsleriyle ve "tabiî" bir çevre içinde yaşamak konumunda, hattâ mecburiyetinde olan bir varlıktır.
|
|