Geri git » ISLAM ILMIHALI » Cihad
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 11-30-2008, 12:35 AM   #1 (permalink)
Super Moderator
 
SEYD@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 4.729
Tecrübe Puanı: 8
SEYD@ will become famous soon enoughSEYD@ will become famous soon enough
Arrow Şehid İmam Hasan eL- Benna (ÜSTAD)




HASAN EL-BENNA 1906-1949

İhvan-ı Müslimin cemaatinin kurucusu, fikir ve mücadele adamı, şehid.
Hayatı:

14 Ekim 1906 tarihinde Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarındaki Mahmudiye kasabasında dünyaya geldi. Babası Ahmed b. Abdurrahman el-Benna büyük bir muhaddis olup saatçilikle uğraşıyordu. İlk eğitimin babasından alan el-Benna ilk ve orta tahsilini kendi kasabasında yaptı. Sırasıyla klasik eğitim veren medresetü’r-Reşadidiyye, medresetü’l-İdaiyye ve Demenhur’da okudur. Küçükken İslam’ı yaşamaya olan büyük çabaları onu çeşitli faaliyetlerin içine itmişti. İşte bu yıllarda mensup olduğu Hasafiyye tarikatı kendisi üzerinde derin izler bıraktı.
Okul eğitimi yanında özel olarak Arap diline dair ilimleri de okumaya çalışan üstad el-Benna bir yandan da hafızlığını tamamlamaya uğraşıyordu. Daha sonra yüksek tahsil için Kahire’ye gitti. Kahire Üniversitesine bağlı Darul-Ulum bölümüne kayd oldu. Okul yıllarında kendisini İslam alemi, batı medeniyeti toplumsal faaliyetlerde geliştirdi. Çeşitli etkinliklere ön ayak oluyor, Kahire’nin önde gelen ilim adamlarını bazı çalışmalara girmeye zorluyordu.
Hasan el-Benna’nın yüksek öğretimden sonraki asıl amacı öğretimini yurt dışında sürdürmekti. Bu uygulamanın kalkmasından dolayı öğretmenlik yapmaya karar verdi. Tayini İsmailiye’ye çıkmıştı. Kahire’de olduğu gibi orada da yeni etkinliklerde bulunuyor kahvelerde ve sokaklardaki insanları İslam’ı yaşamaya teşvik ediyordu. Böylece kısa bir zaman içerisinde etrafında belli bir topluluk oluştu. 1928 yılında kendisini evinde ziyaret eden bir gurubun teklifi üzerine İslam davası uğrunda yaşamaya ve bu dava uğrunda ölmeye and içerek İhvan-ı Müslimin cemaatını kurdular. Cemaat yapmış olduğu çalışmalarla kısa bir sürede gelişti. Bazı gurup ve cemaatlerin katılımıyla da büyük bir güç haline geldiler.
1933 yılında yapmış olduğu Kahire ziyaretinde cemaatin bu şehirde gelişmesine tanık olan üstad el-Benna, merkezi İsmailiye’den başkente aldı. Hem öğretmenliğe devam ediyor hem de çalışmaları yaygınlaştırıyordu. Kısa bir zaman zarfında Mısır’ın çeşitli yerlerinde okullar, mescitler, hastaneler, fabrikalara, gençlik lokalleri, spor alanları açan cemaate Mısır halkı olumlu cevap verip gönül bağlandı.
Ancak Mısır’ı sömüren İngilizler Hasan el-Benna’nın takip edilmesini istiyor ve faaliyetlerinin kısıtlanması için işbirlikçi Mısır hükümetine baskı uyguluyordu. Bu baskılar ikinci dünya savaşından sonra oldukça yoğunlaşmış hatta Hasan el-Benna ve cemaatin ileri gelenleri birçok defa gözaltına alınmışlardı. 1945 yılında sömürgesinin kalkması için İngiltere’ye cihad ilan edince Nakraşi hükümeti baskıları iyice artırdı. İhvan-ı Müslimin bundan yılmadı ve Filistin meselesiyle ilgilenmeye başladı. 1948 yılında Mısır ve Arap ülkelerinde yaşayan bütün Yahudilere karşı cihad ilan ettiler. Aynı yıl Filistin’e gönderilen ihvan taraftarlarından dolayı cemaat yasadışı ilan edildi. 12 Şubat 1949 pazartesi akşamı toplantıdan evine dönerken yaylım ateşine tutularak yaralandı ve kaldırıldığı hastanede kan kaybından şehid oldu.

Şehadet Anı:

Hasan el-Benna yapılan bunca baskılara ve kendi arkadaşlarının tutuklanması üzerine herhangi bir yere hicret etmek istedi. Fakat hükümet buna izin vermedi. Ülke içinde sığınma ve korunacak bir yere gitme talebide reddedilmişti. Cemaatin ileri gelenleri kendisini suikaste uğrama konusunuda sürekli uyarıyorlardı. Ancak Hasan el-Benna şu cevabı veriyordu:

Ne gün gelir ölüm dayanır kapıma,
Gücü yetmez kimsenin bellidir o gün.
Kaçmak mı böyle bir günde, asla!
Kurtarmaz takdirden tedbir dediğin.

Hasan el-Benna tutuklu yakınlarıyla bizzat ilgileniyor, onla yardım ediyordu. Cemaat işleriyle var gücüyle ilgileniyor ve sık sık gittiği teşkilat merkesinde gençlerle sohbet ediyordu. İşte bu sohbetlerin birinde şunları anlattı: “Rüyamda Ömer b. Hattab efendimizi gördüm. Yanıma gelerek sesinin en yüksek tonuyla: “Yakında öleceksin ey Hasan! Dedi bana. Uyanıp kalktım, ALLAH’a hamd ettim. Sonra tekrar uyudum. İkinci kez aynı ses geldi, “Yakında öleceksin ey Hasan!” diyordu. Kalktım sabaha kadar namaz kıldım. Bunlar gökten gelen uyarılardır. ALLAH’a kavuşmam için hazırlık yapmam isteniyordu.
12 Şubat’tan birkaç gün evvel Hasan el-Benna’nın korumalığını üstlenen kişiler teker teker tutuklandı. Hasan el-Benna’nın eniştesine ait olup kendisine tahsis edilen araca da el konuldu. Her cemaat ve parti liderinin kendisini koruması için verilen tabanca ve ruhsatı da geri alındı.
12 Şubat saat 20:15’te üstad el-Benna ve avukat arkadaşı Abdulkerim Mansur ile çağırdıkları bir taksi ile gitmek için teşkilatın üst katlarından aşağı indi. Kendisini korumakla görevli Muhammed Yusuf Leysi onlara kapıya kadar getirmişti ki Leysi’ye telefon geldi. Leysi telefona cevap vermekle meşgul iken üstad ve avukat Mansur dışarı çıktılar. Teşkilat merkezinin bulunduğu Ramses caddesinin ışıkları söndürülmüştü. Aynı zamanda caddedeki trafik akışı durdurulup bahçe ve benzeri eğlence yerleri boşaltılmıştı. Caddede ürkütücü bir essizlik havası esiyordu. Her yer kapkaranlıktı. Çağırmış oldukları araçtan başka bir taksi görmediler. Avukatla beraber araca biner binmez kurşun yağmuruna tutuldular. Sanki kurşun yağıyordu. Kurşunlarını boşalttıktan sonra 9979 nolu polis aracına binerek oradan kaçtılar. Bu tertiplenen suiksat kral Faruk’a doğum günü hediyesi olarak sunulacaktı. Ne var ki Hasan el-Benna pes etmemişti. Arabadan indi ve canilerin kaçtığı araç numarasını alarak teşkilata girdi. Bizzat kendisi ilk yardımı aradı. Leysi’de dışarı çıkarak aracın numarasını almıştı. İmam önce ilk yardıma oradan da Kasru’l-Ayni hastanesine kaldırıldı. Kral durmadan hastaneyi arıyor “Hasan el-Benna ölmedi mi? Diye soruyordu.” Hayır, henüz ölmedi cevabı veriliyordu. Üstad sürekli kan kaybediyor, ancak hiçbir doktor kendisine müdahale etme cesaretini gösteremiyordu. Yarası gidip gelmeye ve telefon açmaya müsaade veren bu insan kasıtlı ihmalden kaynaklanan kan kaybıyla şahadet şerbetini içti. ALLAH şahadetini kabul etsin. Bizleri de o mübarek makama layık kılsın. (Amin)

 

__________________
ne kadar cok sey bilirsek,
o kadar kolay AFFEDERİZ.....
kim.....
derinden hissederse,
yasayan herkesin adına hisseder.....
ASLINDA HEPİMİZİN İSTEDİĞİ

SEVİLMEKTİR....
SEYD@ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-30-2008, 12:36 AM   #2 (permalink)
Super Moderator
 
SEYD@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 4.729
Tecrübe Puanı: 8
SEYD@ will become famous soon enoughSEYD@ will become famous soon enough
Cihad ve Şahadete Dair Görüşleri:

İnsanlara ALLAH’ı tanıtmak, Hz. Muhammed (sav)’in önderliğini bütün insanlara kabul ettirmek bütün dünyayı Kur’an’ı Kerim’in nuruyla aydınlatmak ancak ve ancak cihad yoluyla gerçekleşir. Başka çıkar yol yoktur. “Hayat, iman ve cihad’dır.”
Aslında itibar cephane ve silaha değil, bunları kullanan manevi kuvvetedir. Bunları sevku idare eden manevi ruhadır. Evet, biz manevi kuvvetin önemini biliyoruz. Bunun için nefsimizle cihad etmeliyiz. Bunun yanında ALLAH düşmanlarıyla cihad edeceğimiz günün bekliyoruz. O halde biz ölümden nasıl korkarız.
Biz, ölümün tehlikelerle dolu bir hayattan ebedi nimet ve saadetlerle dolu bir hayat geçiş köprüsü olduğunu biliyoruz. O halde biz ölümden nasıl korkarız?
Ölümü hayata tercih eden kimse için ölümle hayat eşittir. Peygamberimiz (sav) bize hak uğurunda ölmekten korkmamayı öğretmiştir. Hiçbir şey bizi korkutmayacaktır. Ölümü hayata tercih eden bir milletin önünde hiçbir şey duramayacaktır.
Bilindiği gibi bugün Müslümanlar başkalarına boyun eğmiş ve kafirlere mahkum olmuşlardır. Toprakları işgal edilmiş, ırz ve namuşslarına saldırılmış, idarelerine düşmanları hakim olmuş, İslam’ı yaymak bir yana kendi ülkelerinden dini şiar edinemez ve ibadetlerini yapamaz olmuşlardır. Şu halde her Müslümanın cihad için hazırlanması, cihad etme isteğinde bulunması ve fırsat gelince hemen savaşa girmesi mecburi bir dini vazife bir farz-a yan olmuştur. Şunu da hatırlatmanın bu konunun icabı olduğu kanısındayım: Müslümanlar cihad etme ruhu ve şuurunun yok olduğu bu karanlık çağdan önceki bütün asırlarda cihadı terk etmemişler ve ondan asla taviz vermemişlerdir.
ALLAH, Müslümanlara cihadı bir saldırı vasıtası, çıkar sağlamak için bir araç değil, İslam dinini korumak, barışı sağlamak ve Müslümanların yüklendiği büyük vazifeyi başarmaları için farz kıldı. Bu vazife insanları doğru yola ve adalete sevk etme vazifesidir.
Müslüman cihada çıktığı zaman yalnız bir şey düşünürdü. Oda ALLAH’ın dinini yüceltmek için savaşmak; İ’la-ı Kelimetullah. Müslüman’ın dini, bu temiz gayeye başka bir gaye eklemesi haram kılıyordu. Cihadı makam elde etmek için yapmak haram, desinler için yapmak haram, ganimet mallarından bir şey elde etmek için yapmak haram, haksız yere başkalarına galip gelmek için yapmak haramdır. Mücahide helal olan tek şey: Canının ve kanını inancı uğrunda ve insanların hidayeti yolunda feda etmektir.
Ey kardeşler! ALLAHu Teala güzel bir şekilde ölmeyi gerçekleştirenlere, şerefli bir ölümle ölmeyi başaranlara, dünyada aziz bir hayat, ahirette ebedi nimetler bahşeder. Bizi zelil düşüren acizlik, ancak dünyayı sevmekten ve ölümü çirkin görmekten dolayıdır.
Kendinizi büyük ibadete (cihada) hazırlayın, ölümü içten isteyin ki size hayat bahşedilsin. İyi bilin ki ölüm elbette gerçekleşecektir ve tek bir defa olacaktır. Eğer, ALLAH yolunda ölürseniz hem dünyayı hem ahireti kazanırsınız. Elbetteki sizlere ALLAH’ın takdir ettiğinden başka bir şey isabet etmeyecektir.
Günümüzde İslam yurdu, İslam beldeleri, İslam toprakları bütün Müslümanların çok iyi bildiği gibi işgalcilerin, gasıpların elinde bölünen bir yağma olmuştur, aç gözlülerin göz diktiği yerler olmuştur. Bütün Müslümanların üzerine cihad etmeleri Farz-ı ayındır. Kaçınılmaz bir zarurettir. Dini bir vecibedir. Müslüman liderlere seferberlik ilan edip müminleri harbe davet etmeleri mukaddes bir vazifedir.
Kur’an’ı Kerim kendine iman edenlere ölmeyi güzel bir surette arz ediyor. Ölmeyi sevmelerin istiyor. Kur’an’ı Azimü’ş-şan müminleri öyle yetiştirmiş ki imansızların hayatı sevdikleri adar, müminler ölmeyi severler. Renkler ve zevkler herkese göre değişir ya…
Günümüzdeki Müslümanlar içinde bulundukları zillet ve mihnetten ancak ve ancak Kur’an’ı Mübinin ölüm telakkisine sarıldıklarında kurtulabilirler. Ölmeyi bir maharet bir sanat bildiklerinde başarıya erebilirler.

Temel Fikirleri:


Bizlere yol gösteren bazı prensiplerini şöyle sıralayabiliriz:
Davanın Esasları
Gayemiz ALLAH
Önderimiz Hz. Peygamber (sav)
Anayasamız Kur’an
Yolumuz Cihad
En yüce temennimiz ALLAH yolunda şehid olmak

Hayat: İman ve Cihadtır.

İhvan-ı Müslimin cemaatine girmek için kabul edilen beyat maddeleri de gerçekten çok önemlidir. Bu maddeler şunlardır:

Uyanık olmak
Samimi olmak
Çalışkan olmak
Cihad etmek
Fedakar olmak
İtaatkar olmak
Kararlı olmak
Arınmış olmak
Kardeş olmak
Güvenir olmak

Dava yoluna giren bir kişiye lazım olan azıkları şöyle belirtmiştir:
Bedenen kuvvetli olmak
Güzel ahlaklı olmak
Anlayış ve ince şuurlu olmak
Çalışıp kazanacak güçte olmak
İnanç yönünden sağlam olmak
İbadette titiz olmak
Sürekil olarak nefisle mücadele etmek
Vaktin değerini bilmek
Hayatın düzenliliğini sağlamak
Başkalarına faydalı olmak

Hasan el-Benna’nın kaleme aldığı ve günümüze ışık tutacak en değerli eseri ise “Yirmi Düstur”dur. Üstad bu kitapçıkta itikadi, ahlaki ve ameli mevzuları gayet güzel bir şekilde açıklamıştır.
Hasan el-Benna’nın tüm eserleri “Risaleler” adıl kitapta toplanmıştır. Hayatı boyunca Müslümanlara fayda vermek için çalışan üstad ölmünde de kaleme aldığı sözleri bizzat yaşayarak örneklik göstermiştir. Yapmış olduğu çalışmalar ve açmış olduğu çığır her geçen gün gelişmiş ve yeryüzünün çeşitli yerlerinde meyvelerini vermiştir. ALLAH kendisin razı olduğu kullar arasına koysun Bizleride bu makamı nasip etsin. (Amin)


"De ki: Yoğun çaba harcayınız. Sizin bu çabaları­nızı önce ALLAH, sonra Resulü ve nihayet inanmış olanlar yakında değerlendirecektir. Sonra da hem bu bilinen dünyayı hem de bilinmezler dünyasını birlikte denetleyene iletileceksiniz de O, size harca­dığınız emek karşılığında elde ettiklerinizi belgele­riyle haber vermiş olacaktır." (Tevbe, 105)
"Ey ALLAH'ım, bütün sıkıntı ve üzüntülerden sana sığı­nırım. Acizlik ve tembelikten de sana sığındığım gibi gi­rişim yeteneksizliği ve cimrilikten de sana sığınırım. Ni­hayet ey Rabbim, dinin gücüne karşı üstün gelinmesin­den ve kalburüstü kişilerin ezici baskısına sana sığını­rım."


Resûlullah Muhammed Mustafa (s.a.v)'in dualarından örnekler. Bu örneklerin insandaki şu zayıflık görüntülerine karşı devrim anlamı taşıdığını anlamıyor musun? Sıkıntı, üzüntü ve tembellik, girişimsizlik ve cimrilik, din duygusu­nun yenik düşmesi ve kalburüstü kişilerin ağır baskısına kar­şı devrim değil midir?


Dün, Fransız Devrimi'nden söz ediyorlar ve ona çok ge­niş yer veriyorlardı. Anlayan ve anlamayan birçok kişiler o devrimi fakirler kesiminin zenginlerden intikamını aldığı, sos­yal sınıflar arasındaki eşitlik kavramını yaygınlaştırdığı ve bü­tün halk sınıfları arasında sosyal adaleti ilân ettiği anlamda görüyorlar. Böylece: Fransız Devrimi insan haklarını ge-ıirip özgürlük, kardeşlik ve eşitlik ilkelerini ilân ettiğini vur­guluyor. Nihayet bu devrimi, güneşin doğuşu ve çağdaş batı­nın kalkınması için tarihin sunduğu anahtar olarak niteli­yorlar.


İyi-kötü dengesini kuran İslâm'ı anlatıyorlar. Birçok halk kesimi onu sadece bir "din" olarak gösteriyor. Ondan sonra da bu kavrama bir sürü şekil, portre ve hayaller yüklüyorlar. Bu yüklemleri onların birbirine karşıt kültürlerinin ve birbi­rine ters düşen anlayışların doldurduğu bir sürü anlamsızlık­larla üretiyorlar. Onların bir bölümü bu dini, zayıflıklar ve perişanlıklar biçiminde algılarken, bir bölümü de onu tem­bellerin ve birbirinden geçinen kişilerin dini sanıyorlar!


Ayrıca o Müslüman toplulukların bir bölümü o dinin muskalar, üfürükler, göz boyamacılığı ve büyücülük çeşitle­rinin dini olduğunu benimserken, bir bölümü de dini, ruh dü­zeyinde kalan ibadetler ve biçimsel ve yavan din törenleri kav­ramlarının dışına taşırmayan bir görüşe sahiptir. Bunların en ideali, dini, hem ruhunu hem de gönlünü temiz tutmak ama­cıyla kulun Rabbi ile arasındaki bağ olarak benimseyenleridir.


 

__________________
ne kadar cok sey bilirsek,
o kadar kolay AFFEDERİZ.....
kim.....
derinden hissederse,
yasayan herkesin adına hisseder.....
ASLINDA HEPİMİZİN İSTEDİĞİ

SEVİLMEKTİR....
SEYD@ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-30-2008, 12:36 AM   #3 (permalink)
Super Moderator
 
SEYD@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 4.729
Tecrübe Puanı: 8
SEYD@ will become famous soon enoughSEYD@ will become famous soon enough
Sayıları çok az olan bir gurup da dini gerçek yapısında algılayıp amaç ve araçlarını betimlerken çok derinlere dalar­lar. Ayrıca o dinin, en gelişmiş ve en kapsamlı sosyolojik ya­pılanmadaki öyle bir birlikteliğine âşinâ olurlar ki, bu yapı­lanma iğneden ipliğe içine almadığı ve hesaba katmadığı hiç bir konu bırakmaz:


"Biz sana bu Kitab'ı her şeyin tıbyanı (indeksi) olarak, hidayet ve rahmet, ayrıca Müslümanların muştusu ola­rak indirdik." (Nahl, 89)


Hatta bir kısım insanlar İslâm'ı bilmemenin kendilerini kuruntuda en derin ve sapıklıkta dine en uzak düşen bir mezhep düzeyine götürdüğü kişilerdirler. Böylece dini, yeni­den yapılanma yoluna çengel atmak, direnme ve mücadele ruhunu kırmak, kendi haklarını tanımaktan cemaatları vaz­geçirmek, yetkilerini geri istemekle bu yetkileri uğrunda sa­vaş vermek bilinçlerini uyuşturucu biçiminde zannederler. Bu zannetmeleri nedeniyle İslâm'a en çetin savaşları verirler, haketmediği suçların tamamını İslâm'a yük etmeye çalışırlar. Müslümanların ve İslâm'a çağıran önderlerin; gericiliğe ve ger­çek düzeni ertelemeye, ilerleme ve özgür olmanın düşmanlı­ğına çağıran yobazlar olduklarını söylerler. ALLAH Teâlâ'nın kendilerine tanımadığı yetkileri yeni vasıf ve sıfatlarda kul­landıklarını ileri sürerler:


"Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara da Rabbleri katından bir hidayet (reh­ber kişi) gelmiştir." (Necm, 23)

Bunların tamamı, İslâm'ın, amaç ve araçlarında "En Bü­yük Devrim Hareketi" olduğunu unutuyorlar. Öyle bir dev­rim hareketi ki, ister Fransız Devrimi, isterse Rus Devrimi­nin eserleri hem tarihi, hem teorik hem de pratik olarak onun yanında solda sıfır kalır.


Bu kelimenin taşıdığı bütün kavramlarla gelen akımın adı devrim hareketidir: Kısır döngü içindeki bütün beşeri sistem­leri sarsan bir devrimdir. Taşkınlık ve düşmanlığın gökdelen­lerini yerlere serer. Hayatın bütün ünite ve simgelerini yeni­lerken onları en kalıcı ilkelerle ve en değerli güçlendiricilerle besler.


Bilgisizliğe karşı devrimdir; bizzat insanın kendisine olan bilgisizliğine karşı devrimdir. Çünkü İslâm insana, kendisi­nin ne olduğunu öğretti. İnsanın öz varlığıyla ilgili bilgisizli­ğine karşı devrimi gerçekleştirdi. Zira İslâm insanla bu olağanüstülüklerin evreni arasında en sağlam bir organizeyi sağ­layarak bağlantı kurdu. İnsanın sürekli araştırma yapmasını ve düzenli düşünce geliştirme yeteneğini, bilim ve kültür yo­lu olarak nitelendirdi. Ayrıca îslâm, insanın Rabbiyle ilgili bilgisizliğine karşı devrimdir; zira ceza gününün sahibiyle iliş­kilerde İslâm, yolların en güçlü ve tutarlısının planının insan için çizmiştir.


İslâm, zulmün bütün kavramlarına karşı bir devrimdir; yöneticinin yönettiği halkına yaptığı zulme karşı devrimdir. Çünkü İslâm, her ikisi arasında karşılıklı dayanışma, yardım­laşma ve karşılıklı içtenliğe dayalı kardeşlik duygularını ge­liştirmiştir. Her ikisinin yetki ve sorumluluklarına tanım ge­tirmiştir. Yöneticinin vatandaşa karşı duyarlı ve haklarını ko­ruyucu olması zorunluluğunu getirirken zorbaca davranmak ve despotluk yapmak, ayrıca zenginin fakire zulmedeceği dü­zeni kurmak gibi kavramları ortadan kaldıracaktır. Şöyle ki, zengin, kardeşinden sorumlu olduğu gibi malında, o karde­şinin belirlenmiş bir ölçüde, zenginin inkâr edemiyeceği ya­hut ödemesinden kaytaramayacağı bir hakkı vardır. Artık bu düzenin arkasında hem devlet vardır, hem de kanunlar.


İlk halife şöyle diyordu:


"Andolsun ki vatandaşlarım, Resûlullah (s.a.v)'e ödedik­leri herhangi bir malın yıllık zekâtını ödemezlerse, kılıcı elimde tutabildiğim sürece onlarla savaşırım. Ayrıca güçlünün güç­süze yaptığı zulmü önlemek de benim görevimdir. İslâm'da güçlü-güçsüz dengesi hakkın terazisinden başkasıyla tartılmaz. Alacak sahibi, hakkı kendisine verilinceye kadar güçlülerin en güçlüsüdür. Haksız kazancın sahibi haksız kazancı kendi­sinden alınıncaya kadar zayıfların en zayıfıdır. Bunun ardın­da hardal tanesi kadar iman söz konusu değildir."


Zayıf düşmenin her türlüsüne ve her boyutuna karşı dev­rimdir:


a) Nefislerin kabadayılık ve günah işlemekle zayıfla­masına,


b) Hükümdarların kabalığı ve kısır görüşlülüğüyle za­yıflamasına,


c) Bedenlerin şehvet ve hastalıklarla zayıflamasına kar­şı, devrim hareketidir.


Ey insaflılar;


Bilgisizlik nedeniyle hakikatleri gözardı etmeyiniz. Her zaman şunları hatırlayınız:


Kuşkusuz Fransız Devrimi insan haklarını dile getirmiş­se, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerini ilân etmişse, öte yan­dan Rus Devrimi sosyal sınıflar arasını yakınlaştırmışsa, halk arasındaki sosyal eşitlik ilkesini ilan etmişse, İslâm'ın yaptığı en büyük süper devrim, bu sayılanları 1400 yıl öncesinden benimsemiş olmasıdır. Fakat o devrim Öyle bir yanlışla öne geç­miştir ki, bu işi güzel dengelemesinde ve doğruluğu yanında pratikliğiyle de onu süslemesinde sonraya hiçbir iş bırakma­mıştır. İslâm devrimi, sadece felsefi teoriler üretmekle kalma­mış, bilâkis bu ilkeleri insanın pratik ve günlük hayatında uygulayarak yaygın duruma getirmiştir. Bütün bunlardan son­ra, bu devrim ona, insanın değerini yüceltmek, erdemlilikleriyle hem metapsişik ve hem psikolojik bütün dürtülerini en üst düzeylere çıkarmak ilkesini de buna eklemiştir. Böylece her iki hayatta rahat hayat sürsün ve iki mutlulukla zaferini yaşasın diye bu eklemeyi nasip eylemiştir.


Bütün bunlar bir yandan vicdanının uyanıklığından ve marifetullahtan, öte yan­dan karşılığını acımasız verişleri ve kanunların eşit uygulanı­şı açısından çok güçlü ve çok duyarlı kolluk görevlileri ge­liştirdi.


Daha fazlasını isteyen için bundan daha fazlası olabilir mi? Ey ALLAH'ım! Hayır!

 

__________________
ne kadar cok sey bilirsek,
o kadar kolay AFFEDERİZ.....
kim.....
derinden hissederse,
yasayan herkesin adına hisseder.....
ASLINDA HEPİMİZİN İSTEDİĞİ

SEVİLMEKTİR....
SEYD@ isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Şehid komutan ÖMER MUHTAR SEYD@ Cihad 2 11-30-2008 12:40 AM
Üstad Bediuzzamanın Son Dersi en'am32 Iman Dersleri 1 07-19-2008 10:09 AM
Denizde Bir şehid zeliha06 Menkibe Ve Kissalar 0 02-15-2008 11:34 AM
ŞeHiD AnAsI SEYD@ Ibretlik Olaylar 2 01-17-2008 03:55 AM
Üstad ve Evrad-u Ezkar kırık_testi Said Nursi Ve Talebeleri 2 09-02-2007 07:20 PM


Bütün Zaman Ayarları WEZ +4.5 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:20 AM .


Powered by MJTurkiye
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.

ilahiler sefaat link degisimi memur


vBulletin Style by: islami forum
Valid XHTML 1.0 Transitional Valid CSS!

ilahi dinle Pasta Tarifleri