Geri git   > ISLAM ILIMLERI > Fikih Ve Akaid
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Anasayfa Kimler Online Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Fikih Ve Akaid İslam Fıkıh ve Akaid Üzerine



İs arayanlar
Ek iş-ek işler-para kazanmak
evden iş ve kendi işinizi buldunuz
üye olup para kazanmak için TIKLAYINIZ
Dizi İzle
Diziler-Filimler-Fragmanlar
en son filimler-en son diziler
hepsini seyretmek için TIKLAYINIZ



Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 05-30-2008, 01:04 AM   #1 (permalink)
IslamGul Dostu

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.843
Konular: 1806
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 143
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Mezhepler

Çocukluğumuzdan bu yana hep duyarız; hak bir olduğu halde neden dört mezhep var sorusunu ve kendimizi ikna edecek cevaplar ararız. Herşeyden önce zihinleri kurcalayan bu sorudaki bir yanlışı düzeltelim; dört mezhep değil, belki yüzlerce mezhep var.

Eğer mezhepten kasıt Efendimiz'den (sav) dört büyük mezhep imamlarının yaşadığı döneme kadar Müslümanların karşı karşıya kaldıkları ibadetten muamelata uzayan sorunlarına yönelik verilen cevaplar, o cevapların biraraya gelmiş şekli ise evet, yüzlerce mezhep var. Çünkü o dönemlerde sorunlarına cevap arayan halk, ilmi ve ameli ile kendini isbat etmiş, içtihadî ehliyete sahip beldesindeki veya en yakın yerdeki kişilere gidiyor, cevaplarını alıyor ve uygulamaya geçiriyordu. Sahabeden, Tabiine ve Tebe-i Tabiine uzanan nesillerde bu ehliyete sahip, ilmî sorumluluklarının şuurunda ve farkında olan yüzlerce insan vardı. Ne var ki bunların bir kısmı sadece bazı alanlarda söz söyledi, bazıları küçük beldelerde yaşadıkları için görüşleri iştihar bulmadı ve o görüşleri uygulayan geniş kitleler olmadı. Zaten 4 büyük mezhep imamını bunlardan ayıran da bu iki özelliktir. Yoksa "yaşamayan mezhep sahipleri" diye fıkıh literatürüne geçen bir Leys b. Sa'd'ın, bir Abdurrahman b. Evzai'nin ilmî yeterlilik bağlamında İmam Azam'dan, İmam Şafiî'den aşağı kalır tarafları yoktu.

İslami kaide ve kuralların beden ve ruhuna yön veren en önemli unsurlardan biri elbette ve hiç şüphesiz Medine'dir. Medine'nin hemen her şeyi ile rolü vardır ayet, hadis ve sonraki dönemlerde gerçekleşen ilmî faaliyetlerde. Çünkü somut bir gerçekliktir Medine. İlahi irade kıyamete kadar bütün insanlığa rehberlik yapacak ilkelerini de, spesifik hükümlerini de bu zemin üzerinde indirmiştir. Bu açıdan baktığınızda Medine ile İslamî ahkâm "et ile tırnak" gibi birbirine girmiştir. Bu ikisini birbirinden ayırmak imkansızdır. Dolayısıyla birini bilmeden diğerini anlamak da mümkün değildir. Onun içindir ki siyer/tarih bilgisi tefsirde, hadiste, fıkıhda, kelamda çok önemlidir. Siyerde yaya olan kişilerin söz konusu ilim dallarında kaynaklara inmesi, ayakları yere basan yorumlarda bulunması imkansız denecek ölçüde zordur. Hatta diyebilirim, ilgili ilim dallarına ait usul bilgisinden çok önce gelir siyer adına derinlemesine malumat sahibi olmak.

İşte sözünü ettiğimiz bu Medine, Efendimizin hicretini müteakip kurulan şehir site devleti yapısı ile çok sonraki dönemlerde ortaya çıkacak mezhepler olgusunda önemli bir yere sahiptir. Başlangıçda 4,500 Yahudi, 4,000 arap müsrik, 1,500 müslümanın yaşadığı bu şehir, imzalanan Medine vesikası, ister barış, ister savaş dönemlerinde yaşanan ikili veya diplomatik münasebetler, hem yukarıda sözünü etiğimiz ayet, hadis ve erken dönem İslamî hayat tecrübesine yön vermiş, dâyelik yapmış, hem de daha sonraları birlikte yaşama adına hukukçuların ortaya koyduğu kaide ve kuralların doğuşuna zemin hazırlamıştır. Manzaraya tersinden bakarak şöyle de diyebiliriz, ulus-devlet formunda gördüğümüz dinî ve ırkî birlikteliği esas alan siyasî yapılanmalar o dönemde geçerli olsaydı, biz bugün elimizde mütedavil olan ne İslamî kaynaklara, ne de 15 asırlık tecrübeye sahip olabilirdik. Başkalarını her türlü özellikleri ile kabul edip birlikte yaşamayı mümkün kılan İslamî ruhu bulamazdık. Böylesi önemli bir alanda yaşanan bu türlü bir boşluk, kimbilir insanlığı ikiye bölen ve "ya dostumsun ya da düşmanım" anlayışına bizi sürüklerdi.

Halbuki bunun böyle olmadığını herkes biliyor. Mezhepler özelinde yaşadığımız uzun İslamî tecrübe zaten bunu gösteriyor. Gördüğünüz gibi çok farklı bir zaviyeden yaklaştık meseleye. Haftaya bitirmek niyetiyle.

AHMET KURUCAN
ZAMAN

Kadın vücudu üzerinden para kazanan, din deyince tüyleri ürperen her gün dini hareketler uygulamalar örgütler ve hizmetler aleyhinde yayın yapan işi gücü Kur’an Kursları İmam Hatip Okulları başörtüsü, tarikatlar, din hizmeti için kurulmuş dernekler ve vakıflarla uğraşmak olan dedektif gibi bunları takip eden yalan yanlış haberler yapan gazeteleri ve kanalları evlerinize sokmayın satın alarak ve reklam vererek desteklemeyin aksi halde manevi sorumluluğunuzun ağır olacağını unutmayın
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 06-06-2008, 10:24 PM   #2 (permalink)
IslamGul Dostu

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.843
Konular: 1806
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 143
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Mezhep farklılığı nereye kadar?

İslam tarihindeki fıkhî mezheplerin çokluğu ve birbirlerini kabulün temelleri üzerinde duruyorduk bir soru münasebetiyle.

Hatırlayacağınız üzere bu çerçevede Medine'nin merkezîlik hüviyetinden söz etmiş ve 15 asra uzanan uzun İslamî tecrübede Medine'nin rolüne değinmiştik bir önceki yazıda.

Gerçekten fıkhî meselelerde siyah-beyaz ayrımı içinde birbirlerine alabildiğine zıt ve aykırı hükümler veren, görüş ve kanaatlere sahip olan insanların, birbirlerini hem de kitleler halinde kabullenmeleri, aynı çatı altında yaşayabilmeleri soruyu haklı kılan bir unsur. Çok basit ve alabildiğine anlaşılır bir misal içinde kan, Hanefilere göre abdesti bozuyor, Şafiilere göre bozmuyor; ama her iki mezhebe göre de abdestsiz namaz haram. Kanın abdesti bozup-bozmamasında bu kadar zıt ve aykırı görüşe sahip insanlar, benimsediği içtihadî görüşe göre abdestsiz olan imamın arkasında namaz kılabiliyorlar.

Pekala bu yaklaşımın temeli ne? Tek cümleyle ifade edelim; inanç ekseninde içtihada verilen yer. Başka bir anlatımla, içtihadî görüşlerin iman esasları seviyesine çıkartılmaması. Teorik değerler ve erken dönemlerdeki uygulamalara dayanarak söylüyorum bu sözleri. İçtihad, birçok fıkıh usulcüsünün tasnifi içinde verilen isimle "akıl", hükmü bilinmeyen meselelerde ayet ve hadislere belli bir metodoloji takibi ile yorumlar yapma gayretine verilen isimdir. Amaç murad-ı İlahî'yi anlamaktır, anlamaya çalışmaktır. Bu gayretin sonucu olarak ortaya çıkan ürün yani üretilmiş bilgi, ayet veya hadis değildir; beşerî bilgidir. Dolayısıyla kutsallığı da yoktur, bağlayıcılığı da. Bizzat bu bilgiyi üreten müçtehidlerin diliyle söyleyelim isterseniz; "yanlış olma ihtimali olan doğrudur" içtihad. "Eşbeh bi'l hak" dediğimiz "doğruya en yakın, meşiet-i İlahî'ye en uygun" kavramı ile anlatılmak istenen de budur. Çünkü mutlak doğru bilgi sadece Allah'a hastır. O da araştırma yaptığımız mesele hakkında nihai bir şey demediğine göre, bizim bilinenlerden hareketle ürettiğimiz bilgi "yanlışlanabilir doğru, doğrulanabilir yanlıştır".

Bakış açısı bu olunca problemler özelinde herkes dinî bilgi ve yaşantısına itimad ettiği şahsın görüşlerini esas almış ve hayatını öylece devam ettirmiştir. Daha sonraki dönemlerde bu çizgiden sapmalar elbette olmuştur. Literatüre içtihad kapısının kapanması olarak geçen bir dönem yaşanmış ve halen belli nisbette yaşanmaktadır. Zaten bu ayırıma işaret için teorik değerler ve erken dönem tabirlerini kullandık.

Fıkhî görüşler, mezhepler ve dolayısıyla mensupları arasında gördüğümüz bu yumuşak ilişki, maalesef siyasetin, iktidarın, menfaatin devreye girdiği yerlerde farklı bir karakter kazanmıştır. Bu safhada karşımıza yumuşak değil, birbirlerine düşman kesilen gruplar ortaya çıkmıştır. Sünni-Şii ayırımı, Emevilerin zuhuru, Emevi-Abbasi kavgaları, Ehl-i Beyt'in Medine'den sürülmesi ve benzeri nice sonuçları ile hatırladığımız bu sürece girişin nedeni, din değil siyasettir; mana değil madde, ukba değil, dünya ve dünyevî beklentilerdir. Melekî değil, şeytanî özelliklerimizin ağır bastığı insanî hüviyetimizdir. Zannediyorum bu da işin tabiatının gereğidir; zira söz konusu olan siyasettir.

Fakat hemen ilave edelim; bu farklılık bizde hiçbir zaman Hıristiyan dünyasındaki ayrılık ölçüsünde keskin ve net olmamıştır. Batı'da örneğini gördüğümüz ölçüde yüzyıllar süren savaşlara, kurtuluşu sadece kendi yorumunda görüp birbirini tekfire uzayan küllî ayrışımlara sebebiyet vermemiştir. Çünkü nassların yani Kur'an ve Sünnet'in varlığı ve bütün Müslümanları bağlayıcılığı özelliği buna mani olmuştur. Kur'an ve Sünnet bizim yegâne ortak paydamızdır. Fıkhî, siyasî, itikadî ya da seküler her türlü görüş ayrılığımıza, dil, kültür, ırk vb. ayrıştırıcı tüm unsurlarımıza rağmen, bizim bugünlere gelmemizin, hâlâ birlikte yaşıyor olmamız, hâlâ birbirimizi seviyor olmamızın altındaki sır budur; Kur'an ve Sünnet.
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +4.5 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:17 AM .


vBulletin v3.7.1 Patch Level 1, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd


 

» Bize ulasmak için affeyle@gmail.com adresine mail atin )
sitemap Tags ilahi indir ek isler ek isler memurlar kranke

ValidRank Button