Geri git   > ISLAM ILIMLERI > Karisik Konular
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Anasayfa Kimler Online Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Karisik Konular Ibret Alinacak Konular, Yazilar





Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 07-14-2007, 04:27 PM   #1 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Hac Namaz Oruç Zekat

Hac Namaz Oruç Zekat
BU KONUYU BURAYA EKLEDIM AMA HAC KONUSUNDA YAZILANLARA BEN KABUL ETMIYORUM...AMA YINEDE PAYLASMAK ISTEDIM...HAKKINIZI HELAL EDIN


Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Abdullah bin Mübârek (rahmetullahi teâlâ aleyh) pekçok kez hacca gitti. Bir sene hacdan sonra rüyâsında gökten inen iki melekten birinin diğerine; "Bu sene kaç kişi hacca geldi?" dediğini duydu. Öbür melek; "Altı yüz bin kişi." dedi. "Peki kaç kişinin haccı kabûl edildi?" O da; "Bunlardan hiç birinin haccı kabûl edilmedi." diye cevap verdi. Abdullah bin Mübârek buyurdu ki: Bunu işitince üze*rime büyük bir sıkıntı çöktü. Dedim ki: "Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyânın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşa*rak zor şartlarda büyük sıkıntılara katlandılar. Bütün bu emekler boşa mı gidecek?"

Bunun üzerine o melek; "Şam´da ayakkabı tâmir eden Ali bin Mu*vaffak adında biri vardır. O, hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabûl edildi. Altı yüz bin hacıyı ona bağışladılar da hepsinin haccı kabûl edildi." dedi.

Abdullah bin Mübârek şöyle anlatıyor: Bunu işitince uykudan uyan*dım ve; "Gidip o zâtı ziyâret etmeliyim!" dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şam kâfilesine katıldım. Şam´a gidince, o zâtın evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı. Adını sordum. "Ali bin Muvaffak." dedi. İsmimi sordu. "Abdullah bin Mübârek." deyince, feryâd edip ken*dinden geçti. Ayılınca, gördüğüm rüyâyı kendisine anlattım. Haccının kabûl edildiğini ve kendi haccı ile berâber altı yüz bin kişinin ibâdetinin kabûl edildiğini de haber vererek; "Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat." dedim. O da anlattı:

Ben ayakkabı tâmircisiyim. Otuz seneden beri hacca gitmeyi arzu ederdim. Bu işimden, otuz senede üç yüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hâmileydi. Komşu evden burnuna ye*mek kokusu gelince; komşudan yemek istememi söyledi. Gidip, onun ar*zusunu bildirdim. Komşum ağlayarak şöyle dedi: "Ey Ali bin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz size helâl değildir. Çünkü üç gündür, çocuklarım bir şey yememişlerdir. Bütün Şam şehrinde hiç bir iş bulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan gördüm. Zarûret mikdârınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum. Size helâl olmaz."

Bunu duyunca içime bir acı düştü. Hac için biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; "Bunu çocuklarına nafaka yap, haccımız bu olsun!" dedim. Abdullah bin Mübârek bunun üzerine; "Allahü teâlâ, doğru rüyâ gösterdi." Buyurdu

Bir sene hacca giderken bir çöplüğün yanından geçiyorlardı. Orada yerden ölü kuşu alan bir kızcağız gördü. Ona hâlini sordu. O da; "Ben*den başka bir de kardeşim var. Yoksuluz, bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz zengindik. Babamızın malı vardı. Zulm ve haksızlıkla malını alıp öldürdüler. Gördüğünüz gibi muhtaç hâle düştük." dedi. Gözleri ya*şaran Abdullah bin Mübârek hazretleri yanındaki bin altından 40´ını memlekete dönmek için ayırdı, kalanının o kızcağızın âilesine verilmesini emrederek; "Geri dönüyoruz bu seneki haccımız bu olsun." buyurup, geri döndü.

Anadolu velîlerinin büyüklerinden Ahmed Kuddûsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Hicaz´da geçen günlerini Dîvân´ında şöyle anlatır:

Kadın vücudu üzerinden para kazanan, din deyince tüyleri ürperen her gün dini hareketler uygulamalar örgütler ve hizmetler aleyhinde yayın yapan işi gücü Kur’an Kursları İmam Hatip Okulları başörtüsü, tarikatlar, din hizmeti için kurulmuş dernekler ve vakıflarla uğraşmak olan dedektif gibi bunları takip eden yalan yanlış haberler yapan gazeteleri ve kanalları evlerinize sokmayın satın alarak ve reklam vererek desteklemeyin aksi halde manevi sorumluluğunuzun ağır olacağını unutmayın

Konu CANSEVER tarafından (08-09-2007 Saat 01:51 PM ) değiştirilmiştir.. Sebep: BU KONUYU BURAYA EKLEDIM AMA HAC KONUSUNDA YAZILANLARA BEN KABUL ETMIYORUM
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:27 PM   #2 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Çıktım vatandan gittim Hicaz´a,

Dağ u çöl bana gülîzâr oldu.



Yalınız yayan râh´a azm itdim,

Köşküm sarayım kûhisâr oldu.



Vahşî âhûlar gibi insandan,

Kaçmak bana bir hoşça kâr oldu.



Susuz azıksız ulu dağlarda,

Rûz u şeb rızkım tatlı nâr oldu.



Görmedim açlık hem susuzluk hiç,

Her ne istersem çün o vâr oldu.



Tevhîd ile bu devleti buldum,

Çok diyen ânı bahtiyâr oldu.



Düşdü Kuddûsî dâmına ışkın,

İstemez çıkmak hoş şikâr oldu.



Büyük velîlerden Bişr-i Hâfî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine, nâfile hacca gideceklerden biri vedâ için geldi. Ona; "Ben hacca gidiyo*rum, bir emriniz var mı?" deyince; "Ne kadar harçlığın var?" diye sordu. "İki bin dirhem harçlığım var." diye cevap verdi. Bişr-i Hâfî: "Hacca git*mekle zühdü mü, yoksa Kâbe´ye olan aşkını mı, yoksa Allah rızâsını mı kastediyorsun?" diye sorunca, adam: "Allah rızâsını kastediyorum." dedi. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî; "O halde evinde dururken, Allah´ın rızâsını ka*zandıracak bir şeyi sana söylersem, yapar mısın?" deyince; "Evet yapa*rım." karşılığını verdi. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî;

"O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yi*yeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık, geçimi dar olan bir âileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ve bunlar gibi on kişiye yirmişer dirhem ve hattâ istersen hepsini bunlardan birine ver. Zîrâ müslümanı sevindirmek, düşkünlere el uzatmak, sıkıntıyı gidermek ve zayıflara yar*dım etmek, nâfile olarak yapılan yüz hacdan daha sevaptır. Kalk da de*diğim gibi yap. Şâyet böyle yapmak istemiyorsan asıl kalbinde olanı bana söyle." dedi. Vedâya gelen kimse; "Doğrusu kalbimde hacca git*mek tarafı kuvvetlidir." dedi. Bunun üzerine Bişr gülümseyerek adama döndü ve; "Servet, şüpheli şeylerden kazanıldığı takdirde, nefs, kendi arzularından birinin yerine getirilmesini ve sâlih ameller yaptığını gös*termek ister. Halbuki Allahü teâlâ, yalnız muttakîlerin, haramlardan sakı*nanın amelini kabul eder." buyurdu.

Endülüs’te ve Mısır’da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez*hebi fıkıh âlimi Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir defâ*sında hacdan gelen birisine; "Haccınız nasıl oldu?" diye sordu. O kimse, gâyet rahat geçtiğini, suların bol, her şeyin çok ucuz olduğunu ve buna benzer şeyler söyledi. Ebü´l-Abbâs hazretleri, o kimselerin verdiği bu ce*vaplara üzülerek; "Biz hacdan, orada, ilimden, feyzden ne bulduklarını suâl ediyoruz. Onlar ise, suyun bolluğundan, rahatlıktan her şeyin çok ucuz olduğundan anlatıyorlar." buyurdular.

Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hacca giderken yolda henüz mükellef olmamış bir çocuk gördü. Devamlı bir şey okuduğunu görüp; "Ne okuyorsun?" dedi. "Kur´ân-ı kerîm okuyorum." dedi. "Nereye gidiyorsun?" deyince, Hi*caz´a gittiğini söyledi. Daha küçük olduğu halde neden gittiğini sordu. Çocuk; "Allahü teâlânın rızâsına kavuşamadan bu dünyâdan ayrılırsam hâlim nice olur?" diye cevap verdi. "Adımların küçük, yaya nasıl Hicaz´a ulaşacaksın?" dedi. "Gerçi adımlarım küçük, fakat gönderen büyüktür." dedi. "Ne azığın, ne rehberin, ne de arkadaşın var." deyince; "Bir kimseyi bir zât, hânesine dâvet etse, o kimsenin yiyeceğini götürmesi ayıp olmaz mı? Rabbim beni dâvet buyurmuştur. Benim yardımcım O´dur." dedi.

Görüşme bitince çocuktan ayrıldı. Kâbe´ye varınca, onu tavâf sıra*sında gördü. Çocuk ona bakıp; "Nasıl, şimdi şüpheden kurtulup yakîne ulaştın mı?" dedi.

Osmanlı şâiri ve velî Nâbî (rahmetullahi teâlâ aleyh) 1678 senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kâfilesi Osmanlı devlet ricâlinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber efen*dimizin aşkından dolayı, Yûsuf Nâbî hiç uyumadı. Medîne´ye yaklaştık*ları bir gece, kâfiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nâbî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu nâtı söyledi.
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:28 PM   #3 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ´dır bu!

Nazargâh-i ilâhîdir, Makâm-ı Mustafâ´dır bu.



Habîb-i Kibriyânın hâb-gâhıdır fazîletde,

Tefevvuk-kerde-i arş-ı cenâb-ı Kibriyâ´dır bu.



Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zâil,

İmâdın açdı mevcûdât dü çeşmin tûtiyâdır bu.



Felekde mâh-ı nev Bâb´üs-Selâmın sîne-çâkidir,

Bunun kandîli cevzâ Matla-ı nûr-i ziyâdır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,

Metâf-ı kudsiyâdır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu.



Nâtın açıklaması şöyledir: "Edebi terketmekten sakın! Zîrâ burası Allahü teâlânın sevgilisi olan Peygamber efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak teâlânın nazar evi, Resûl-i ekremin makâmıdır. Burası Cenâb-ı Hakk´ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazîlet yönünden düşünülürse, Allahü teâlânın arşının en üstündedir. Bu mübârek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zîrâ burası kör gözlere şifâ ve*ren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O´nun kapısının yüreği yaralı âşığı*dır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nûrundan doğmak*tadır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına riâyet ederek gir. Zîrâ bu*rası, büyük meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve peygamberlerin hür*metle eğilerek öptüğü tavaf yeridir."

O yüksek rütbeli kişi, bu mısrâların ne mânâya geldiğini anladı. He*men ayaklarını toplayarak doğruldu ve; "Ne zaman yazdın bunu? Sen*den ve benden başka duyan oldu mu?" dedi. Yûsuf Nâbî de; "Daha ön*ceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok." dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; "Mâdem ki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz." diye ikâz etti. Yûsuf Nâbî hiç ses çıkarmadı. Kâfile yoluna devâm ederek sabah ezânına yakın Mescid-i Nebî´ye vardı. Mescid-i Nebî´deki minârelerden müezzinler Ezân-ı Muhammedî´den ev*vel Nâbî´nin, "Sakın terk-i edebden..." diye başlayan nâtını okuyorlardı. Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nâbî ve öbür zât namaz kıldıkları câminin müezzinini buldular. Nâbî, müezzine; "Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezândan önce okuduğun nâtı kimden, nereden ve nasıl öğren*din?" diye sordu. Müezzin gâyet sâkin bir şekilde şu cevâbı verdi: "Re*sûl-i ekrem bu gece Mescid-i Nebî´deki bütün müezzinlerin rüyâsını şe*reflendirerek buyurdu ki: "Ümmetimden Nâbî isimli biri beni ziyârete geli*yor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezânından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medîne´ye girişini kutlayın." Biz de Resûlullah efendimizin emirlerini yerine getirdik." Nâbî ağlayarak; "Sâhiden Nâbî mi dedi? O iki cihânın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı ve günahkârı, ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?" dedi. "Evet" ce*vâbını alınca da, sevincinden kendinden geçti.

İstanbul evliyâsından Seyyid Nizâm Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) ile berâber hacca giden bir zât şöyle naklediyor: “Seyyid Nizâm ile hacca gitmek üzere yola çıktık. Medîne-i münevverede Resûlullah efen*dimizin Ravda-i mütahharasına vardık. Konaklamak için çadırlarımızı kurduk. Seyyid Nizâm hazretleri abdest alıp kabr-i saâdete giderken ben de gizlice arkasına düştüm. Hazret, Hücre-i seâdetin kapısına yapışıp inleyerek feryâd ediyor ve; “Ey Ceddim! Huzûrunuza girmek ve bizzat kabr-i seâdete yüzümü sürmek istiyorum” diyordu. O sırada kabr-i seâdetten; “Teâle ileyye yâ büneyye = Bana gel ey oğlum” diye bir hitâp geldi. Hücre-i seâdetin kapısının kilidi açıldı. Kabr-i seâdetten etrafa nûr saçıldı. Olan hâdiseleri görünce aklım başımdan gitti, bayılıp düşmüşüm. Daha sonra Seyyid Nizâm hazretlerinin ne yaptığını hatırlıyamıyorum. Bir müddet sonra şeyh dışarı çıkmış, beni kendinden geçmiş, perişan bir halde bulmuş. Beni uyandırdı. Bana “Niçin böyle yaptın. Haberim olma*dan niçin arkamdan geldin?” diyerek azarladı ve sakın gördüğün bu hâli, kimseye söyleme!” buyurdu. Kendisi hayatta iken bu sırrı kimseye aç*madım.”

Hindistan’ın büyük velîlerinden, tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Ha*nefî mezhebi fıkıh âlimi Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Haccın hakîkatı müslümanlardan büyük bir toplu*luğun bir araya gelmesidir. Öyle bir vakitte bir araya gelirler ki, o vakitte peygamberler, sıddıklar, şehîdler ve sâlihler gibi Allahü teâlânın nîmetle*rine kavuşmuş olanların hallerini hatırlarlar. Hac ibâdetinin yapıldığı mu*kaddes yerler görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır. Hac zamânı, müslü- manlar birbirlerinden istifâde ederler. Aynı zamanda hac meşak*katli bir yolculuk olduğu için, büyük bir gayret îcâb ettirir. Nasıl yeni îmânla şereflenen bir kimsenin daha önceki günahları siliniyorsa, ihlâsla yapılan ve kabûl olan hac da günahlar için keffârettir.”

Büyük velîlerden Ebû Bekr-i Şiblî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle*rine, hacca giden sofîlere ayakkabı satın almak için, bir dirhem lâzım ol- du. Hıristiyan bir genç; "Beni de berâberinde hacca götürme şartıyla, sana bu bir dirhemi veririm." dedi. Ebû Bekr-i Şiblî bunun üzerine; "Ey Genç! Sen hac yapmaya ehil değilsin ki." deyince, genç; "Sizin kervanı*nızda hiç yük merkebi bulunmaz mı? Bu sefer de beni yük merkebi ye*rine tutamaz mısınız?" dedi. Yol hazırlıkları tamamlanınca, genç onlarla berâber yola çıktı. Ebû Bekr-i Şiblî; "Ey Genç! Hâlin nasıldır?" diye sor*duğunda, genç; "Efendim! Sevincimden gözüme uyku girmiyor. Sizinle yolculuk yaptığım için çok memnûnum." dedi. Kâfile yolda giderken ne zaman konaklasalar, o genç hemen yerleri süpürür, dikenleri temizlerdi. Sonunda ihram giyme yerine vardılar. Genç onlara bakıp, onlar gibi gi*yindi. Kâbe-i şerîfe varınca, Ebû Bekr-i Şiblî gence; "Üstünde zünnâr ol*duğu hâlde Kâ´be-i şerîfe girmene izin vermem." dedi. Bunun üzerine genç şöyle söyledi: "Yâ Rabbî! Şiblî, senin evine girmeme izin vermeye*ceğini söylüyor!" dedi. O anda hafiften bir ses; "Ey Şiblî! Onu Bağdât´tan buraya biz getirdik. Onun kalbine aşk ateşini biz koyduk. Lütuf zinciriyle evimize kadar onu biz çektik. Ey dost olan genç, sen içeri gir!" dedi. Her*kes Kâbe´ye gidip tavaf ettikten sonra dışarı çıktılar. Fakat genç dışarı çıkmadı. Ebû Bekr-i Şiblî; "Ey Genç! Dışarı gel." diye seslendi. Bunun üzerine genç; "Ey Şiblî! O beni dışarı bırakmıyor. Ne kadar çabalasam çıkış kapısını bulamıyorum." dedi.

Konu CANSEVER tarafından (07-14-2007 Saat 04:35 PM ) değiştirilmiştir..
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:28 PM   #4 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Evliyânın büyüklerinden Ebû Abdullah-ı Rodbârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) bir vâzı sırasında namazın mâhiyeti ve huşû içerisinde bulunma*nın önemini bildirerek şöyle buyurdular: "Namazda huşû, namaz kılanın kurtuluşunun alâmetidir. Nitekim Allahü teâlâ, Mü´minûn sûresi başında; "Muhakkak ki, müminler kurtuluşa erdiler. O müminler ki, namazlarında huşû (tevâzu ve korku) sâhipleridir." buyurmaktadır. Peygamber efendi*miz de buyurdu ki: "Bir müslüman doğru olarak ve huşû ile iki rekat na*maz kılınca, geçmiş günahları affolur." Yâni, Allahü teâlâ onun küçük günahlarının hepsini affeder. Huşûu terketmek ise, münâfıklık alâmetidir ve kalbin harâb olmasıdır. Nitekim Allahü teâlâ, Mü´minûn sûresi 117. âyetinde meâlen; "Gerçek şudur ki: Allah´tan başkasına tapınan kâfirler, felâha, kurtuluşa kavuşamazlar." buyurmaktadır."

Namazda huşû ve hudû: Bütün âzâların hareketsiz kalıp tevâzu hâ*linde bulunması ve kalbin de Allahü teâlâdan korku üzere olması de*mektir. Hadîs-i şerîfte; "Kalbin hazır olmadığı namaza Allahü teâlâ bak*maz." buyruluyor. İbrâhim aleyhisselâm namaz kıldığı zaman, kalbinin hışırtısı çok uzaklardan duyulurdu. Hazret-i Ali namaz için kalktığı za*man, vücûdunu bir titreme alır, yüzünün rengi değişirdi ve; "Yedi kat göklere ve yere arzedilen ve onların taşıyamadıkları emânetin zamânı geldi." derdi. Süfyân-ı Sevrî de; "Namazı huşû ile kılmayanın, namazı doğru olmaz." derdi. Bunun için namazda tumânînete ve tâdîl-i erkâna dikkat etmelidir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir." buyurdu. "Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi namazından nasıl çalar?" diye sordular. "Namazın rükûunu ve secdelerini tamam yapmamakla." buyurdu. Bir defâ da; "Rükûda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namazını, Allahü teâlâ kabûl etmez." buyurdular. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir kimseyi namaz kılarken, rükûunu ve secdelerini tamam yapmadığını görüp; "Sen namazlarını böyle kıldığın için, Muhammed´in (aleyhisselâtü vesselâm) dîninden başka bir dinde olarak ölmekten korkmuyor musun?" buyurdu. Yine; "Sizlerden biriniz, namaz kılarken, rükûdan sonra tamam kalkıp, dik durmadıkça ve ayakta, her uzuv yerine yerleşip durmadıkça, namazı tamam olmaz." buyurdu. Bir kere de; "İki secde arasında dik oturmadıkça, namazınız tamam olmaz." buyurdu. Bir gün Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem birini namaz kılarken, rü*kûdan kalkınca dikilip durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp; "Eğer namazlarını böyle kılarak ölürsen, kıyâmet günü sana, be*nim ümmetimden demezler." buyurdu. Bir kere de; "Altmış sene, bütün namazlarını kılıp da, hiç bir namazı kabûl olmayan kimse, rükû ve sec*delerini tamam yapmayan kimsedir." buyurdu. Zeyd ibni Vehb, birini na*maz kılarken rükû ve secdelerini tamam yapmadığını gördü. Yanına ça*ğırıp; "Ne kadar zamandır böyle namaz kılıyorsun?" dedi. "Kırk sene." deyince; "Sen kırk senedir namaz kılmamışsın. Ölürsen, Muhammed Resûlullah´ın sallallahü aleyhi ve sellem dîni olan İslâmiyet üzere ölmez*sin." dedi.

Konu CANSEVER tarafından (07-14-2007 Saat 04:34 PM ) değiştirilmiştir..
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:28 PM   #5 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Bir mümin, namazını güzel kılar, rükû ve secdelerini tamam yaparsa, namaz sevinir ve nûrlu olur. Melekler, o namazı göğe çıkarır. O namaz, namazı kılmış olana, iyi duâ eder ve sen beni kusurlu olmaktan korudu*ğun gibi, Allahü teâlâ da, seni muhâfaza etsin, der. Namaz güzel kılın*mazsa, siyah olur. Melekler o namazdan iğrenir. Göğe götürmezler. O namaz, kılmış olana, fenâ duâ eder. "Sen beni zâyi eylediğin, kötü hâle soktuğun gibi, Allahü teâlâ da seni zâyi eylesin." der. O halde, namazları tamam kılmaya çalışmalı, tâdîl-i erkânı yapmalı, rükûu, secdeleri, kav- meyi yâni rükûdan kalkıp dikilmeyi ve celseyi yâni iki secde arasında o- turmayı iyi yapmalıdır. Başkalarının da kusurlarını görünce söylemeli*dir. Din kardeşlerinin namazlarını tamam kılmalarına yardım etmelidir. Tumânînet ve tâdîl-i erkânın yapılmasına çığır açmalıdır."

Evliyânın büyüklerinden Hâtim-i Esam (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine birisi; "Nasıl namaz kılarsın?" diye sordu. O da şöyle bu*yurdu: "Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalben de tövbe ederim. Sonra câmiye giderim. Mescid-i Harâm´ı gözümün önüne getirir, Makâm-ı İbrâhim´i iki kaş ara*sında tutar, Cennet´i sağımda, Cehennem´i solumda, Sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü teâlâya ıs*marlar, sonra tâzimle Allahü ekber der, hürmetle kıyam, heybetle kırâat, tevâzuyla rükû, tazarrû ile (kendini alçaltarak) secde, hilm ile cülûs (tehiyyattaki oturuş), şükürle selâmı yerine getiririm. Benim namazım böyledir."

Rebâh bin el-Hirevî şöyle anlatır: Îsâ bin Yûsuf, bir mecliste konuşan Hâtim-i Esam´a uğradı ve şöyle sordu: "Ey Hâtim! Sen namazını güzel kılıyor musun?" Hâtim, "Evet" dedi. O; "Nasıl kılıyorsun?" diye sordu. Hâtim şöyle buyurdu: "Emre uyuyorum, korku ile yürüyorum, niyetle giri*yorum, büyük bilip tekbir alıyorum, tertil ve tefekkürle okuyorum, huşû ile rükû ediyorum, tevâzu ile secde ediyorum, tam teşehhüd içinde oturuyo*rum, sünnete göre selâm veriyorum ve selâmı Allah´a hâs kılarak veriyo*rum. Namazımın kabûl olunmayacağından korkarak, korkuyla nefsime dönüyorum. Ölene kadar onu muhâfaza ediciyim." Bunun üzerine Îsâ bin Yûsuf; "Sen namazını güzel kılıyorsun." buyurdu.

Hindistan evliyâsından ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerden Abdullah-ı Dehlevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) namaz hakkında şöyle buyurdular: Namazı cemâatle kılmak ve "tumânînet" (rü*kûda, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû´dan sonra "kavme" (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerle*şecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında "celse" (dik durma) yapmak bizlere Allahın Peygamberi tarafından bildirildi. Kavme- nin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mez*hebinin müftîlerinden Kâdıhân, bu ikisinin vâcibliğini, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmanın vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar kılmasını bildirmiştir. Müekked sünnet olduklarını bildi*renler de, vâcibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehem*miyet ver- meyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükûunda, kavme- sinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamânında, ayrı ayrı, baş- ka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur.

Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmıştır. Kur´ân-ı kerîm okumak, tesbîh söylemek (ya´nî sübhânallah demek), Resûlullah efendimize sale- vât söylemek, günahlara istigfâr etmek ve ihtiyaçları yalnız Allahü teâ- lâdan istiyerek O´na duâ etmek namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, can*sızlar da ka´dede, oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâ- detlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılmak, mîrâc gecesi farz oldu. O gece mîrâc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygambe*rine uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran makamlarda yükselir.
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:29 PM   #6 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Resûlullah efendimiz; "Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır." bu*yurdu. Bu hadîs-i şerîf; "Allahü teâlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor." demektir. Bir hadîs-i şerîfte; "Yâ Bilâl! Beni rahatlandır!" buyruldu ki; "Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve na*mazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur." demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, dînin diğer emirlerini daha çok kaçırır.

Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ a- leyh) Namazlardan sonra "Allahümme innî es´elüke´t-tayyibât ve terk-el-münkerât ve hubbe´l-mesâkîn ve en tetûbe aleyye ve izâ eradte Lî ibâdi- ke fitneten en teveffenî gayre meftûnin." duâsını okurdu.

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) Namaz kıldığı zaman kıyamda çok uzun müddet kalır, onu uzaktan gören cansız bir cisim zannederdi. O; "Biz zâ- hir (görünen) amellere îtibâr etmeyiz." derdi.

Hindistan evliyâsından Abdülehad bin Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbime, Allahü teâlânın yardımı ile öyle geli*yor ki, namazın sonunda teşehhüdde, Ettehiyyâtü´nün okunmasının em*redilmesi namazın müminlerin mîrâcı olduğunu hatırlatmaktır. O hâlde lâyıkdır ki, müminlerin mîrâcında da, Peygamber efendimize mîrâcında hâsıl olan yüksek hâllerden ve eşsiz şereflerden bir şeyler bulunsun. Allahü teâlâ lütfederek, bize de Resûlünün kâsesinden bir yudum ihsân etti. Ettehiyyâtü´den sonra, Peygamber efendimize salevât okunmasının emredilmesi, müminlerin mîrâcının Resûlullah´a uyup, tâbi olmakla hâsıl olacağını gösteriyor. Yine bu salevâtlar, Peygamber efendimize uymakla şereflenmenin ve bereketli hidâyetlerine kavuşan müminlere verilen nî*metin hakkının edâsı, şükrüdür. Ayrıca, Peygamber efendimizin ümme*tine, mîrâc ile şereflenmeyi bahşettiğini bildiren bir tenbih ve uyarmadır.

Yine şunu işâret etmektedir ki, ümmetin en yükseklerinden birkaçı, o en yüksek mertebeye çıkarlarken, Resûlullah efendimize tâbi olmak, uymak dâiresinden dışarı çıkamazlar. Onların sonu Resûlullah´ın baş*langıcına yetişemez ve hepsinin başı, Resûlullah´ın ayaklarının altında*dır”.

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle*rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle*rine her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kı*lın." buyururdu.

Yine buyurdular ki: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim."

Hindistan´daki evliyânın büyüklerinden olan Abdülvâhid Lâhorî (rah metullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet ederdi. Bir gün, ibâdetten aldığı zevk ve neşe sebebiyle ders arkadaşı Muhammed Hâşim-i Kişmî´ye; "Cennet´te namaz var mıdır?" diye sordu. "Yoktur. Çünkü orası, dünyâda yapılan amellerin karşılıklarının verildiği yer olup, amel yeri değildir." ce*vâbını alınca bir âh çekti, ağladı ve; "Yazıklar olsun namaz kılmayana. Allahü teâlâya kul olup da namaz kılmadan nasıl yaşanır?.." dedi.

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin*den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, "Kul için ancak bilerek ve huzur içinde kıldığı namazın sevâbını alacağında, İslâm âlimleri ittifak etti." buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Şeyh Mustafa El-Bekrî şöyle sual sorduğunu anlatır: "Ey efendim! Niçin namazdan alıkoyan düşünceler insanın hâtırına geli*yor? Bu hususta ne dersiniz?" diye sordum. "İnsan, namaz kılarken Alla- hü teâlâdan gâfil olmazsa, ne türlü olursa olsun, kalbine gelen dü*şün- celer yok olur." buyurdular.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz*retleri namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde his*settiklerini, zâhirinden takib etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesâret edip soramazdı. Bir gün kendisi; "Namaza kalktığım zaman sanki Allahü teâlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum." buyurdu.
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:29 PM   #7 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Resûlullah efendimiz; "Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır." bu*yurdu. Bu hadîs-i şerîf; "Allahü teâlâ namazda zuhûr ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor." demektir. Bir hadîs-i şerîfte; "Yâ Bilâl! Beni rahatlandır!" buyruldu ki; "Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve na*mazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur." demektir. Namazdan başka şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zâyi eden, elden kaçıran, dînin diğer emirlerini daha çok kaçırır.

Tâbiîn devri velîlerinden Abdullah bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ a- leyh) Namazlardan sonra "Allahümme innî es´elüke´t-tayyibât ve terk-el-münkerât ve hubbe´l-mesâkîn ve en tetûbe aleyye ve izâ eradte Lî ibâdi- ke fitneten en teveffenî gayre meftûnin." duâsını okurdu.

Suriye´de yetişen velîlerden Abdurrahmân bin Muhammed es-Sek- kâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) Namaz kıldığı zaman kıyamda çok uzun müddet kalır, onu uzaktan gören cansız bir cisim zannederdi. O; "Biz zâ- hir (görünen) amellere îtibâr etmeyiz." derdi.

Hindistan evliyâsından Abdülehad bin Zeynelâbidîn (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Kalbime, Allahü teâlânın yardımı ile öyle geli*yor ki, namazın sonunda teşehhüdde, Ettehiyyâtü´nün okunmasının em*redilmesi namazın müminlerin mîrâcı olduğunu hatırlatmaktır. O hâlde lâyıkdır ki, müminlerin mîrâcında da, Peygamber efendimize mîrâcında hâsıl olan yüksek hâllerden ve eşsiz şereflerden bir şeyler bulunsun. Allahü teâlâ lütfederek, bize de Resûlünün kâsesinden bir yudum ihsân etti. Ettehiyyâtü´den sonra, Peygamber efendimize salevât okunmasının emredilmesi, müminlerin mîrâcının Resûlullah´a uyup, tâbi olmakla hâsıl olacağını gösteriyor. Yine bu salevâtlar, Peygamber efendimize uymakla şereflenmenin ve bereketli hidâyetlerine kavuşan müminlere verilen nî*metin hakkının edâsı, şükrüdür. Ayrıca, Peygamber efendimizin ümme*tine, mîrâc ile şereflenmeyi bahşettiğini bildiren bir tenbih ve uyarmadır.

Yine şunu işâret etmektedir ki, ümmetin en yükseklerinden birkaçı, o en yüksek mertebeye çıkarlarken, Resûlullah efendimize tâbi olmak, uymak dâiresinden dışarı çıkamazlar. Onların sonu Resûlullah´ın baş*langıcına yetişemez ve hepsinin başı, Resûlullah´ın ayaklarının altında*dır”.

Ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîle*rinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle*rine her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kı*lın." buyururdu.

Yine buyurdular ki: "Bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim."

Hindistan´daki evliyânın büyüklerinden olan Abdülvâhid Lâhorî (rah metullahi teâlâ aleyh) çok ibâdet ederdi. Bir gün, ibâdetten aldığı zevk ve neşe sebebiyle ders arkadaşı Muhammed Hâşim-i Kişmî´ye; "Cennet´te namaz var mıdır?" diye sordu. "Yoktur. Çünkü orası, dünyâda yapılan amellerin karşılıklarının verildiği yer olup, amel yeri değildir." ce*vâbını alınca bir âh çekti, ağladı ve; "Yazıklar olsun namaz kılmayana. Allahü teâlâya kul olup da namaz kılmadan nasıl yaşanır?.." dedi.

Tebe-i tâbiînden, Meşhûr hadîs, fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerin*den olan Abdülvâhid bin Zeyd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, "Kul için ancak bilerek ve huzur içinde kıldığı namazın sevâbını alacağında, İslâm âlimleri ittifak etti." buyurdular.

Evliyânın büyüklerinden Ahmed bin Muhammed (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Şeyh Mustafa El-Bekrî şöyle sual sorduğunu anlatır: "Ey efendim! Niçin namazdan alıkoyan düşünceler insanın hâtırına geli*yor? Bu hususta ne dersiniz?" diye sordum. "İnsan, namaz kılarken Alla- hü teâlâdan gâfil olmazsa, ne türlü olursa olsun, kalbine gelen dü*şün- celer yok olur." buyurdular.

Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz*retleri namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde his*settiklerini, zâhirinden takib etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesâret edip soramazdı. Bir gün kendisi; "Namaza kalktığım zaman sanki Allahü teâlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum." buyurdu.
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:29 PM   #8 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Amasya´da yetişen velîlerden Ali Hâfız Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde buyururdu ki: "Cebrâil aleyhisselâm dört bin senede iki rekat namaz kıldı ve; "Benim kıldığım namaz gibi bir namaz kılan var mı?" diye düşündü. Bunun üzerine Allahü teâlâ; "Muhammed ümmetinin her türlü kusurla, noksanla kıldıkları iki rekat namaz, ind-i ilâhîde, senin kıldığın bu iki rekat namazdan daha çok hayırlı ve makbûldür. Çünkü sana, böyle bir namaz kıl diye emretmedim. Onlara emrettim ve mükellef tuttum. Onların emre uymaları sebebiyle kıldıkları ve kılacakları namaz bana çok sevimli ve makbûldür." buyurdu. İşte emre uymak böyle büyük bir şereftir."

Tâbiînin meşhurlarından olan Âmir bin Abdullah (rahmetullahi teâlâ aleyh) fazîletler sâhibi bir Hak âşığı idi. Bütün ibâdetleri, söz ve işleri ihlâslı idi. Yüzünü tamâmen dünyâdan çevirmiş, âhirete tâlib olmuş mü*bârek bir insandı. Âmir bin Abdullah hazretleri son derece huzûr ve huşû içinde namaz kılan, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Namaz kılarken sanki tamâmen dünyâdan çıkar âhirete giderdi. Namaza durduktan sonra konuşulan hiçbir şeyi işitmez, yanında olup biten hiçbir şeyin far*kına varmazdı. "Namaz kılarken hatırına, bir şey gelir mi?" diye soran*lara: "Evet, Allahü teâlânın huzûrunda hesâba çekileceğim gün ile, cen*netlik veya cehennemlik mi olacağım korkusu gelir." cevâbını verdi. "Bi*zim hâtırımıza gelen dünyâ düşünceleri veya dünyâ işlerinden sizin aklı*nıza bir şey gelir mi?" diye sordular. Cevâbında; "Namazda aklıma böyle bir şey gelmesinden ise, süngülerin uzanıp beni öldürmeleri bundan çok daha iyidir." buyurdu. Yaptığı ibâdetlerin daha makbûl, sevâbının daha çok olması için her gün gusl abdesti alırdı. İmâm-ı Mâlik bin Enes onun her gün gusl abdesti alarak ibâdet ettiğini ve devâmlı oruç tuttuğunu ha*ber vermiştir. Devamlı ve uzun sürelerle namaz kılardı. Onu, bütün ömrü boyunca boş gören hiç olmadığı gibi, boş ve faydasız bir işle meşgûl gö*ren de olmadı.

Benî Temim´in azâdlılarından Süheym, Âmir bin Abdullah´ın yanına gitmişti. Namaz kılıyordu, oturdu. Namazını bitirdi ve ona; "Çabuk ihtiya*cını söyle, çünkü benim acele işim var." dedi. O da; "Hayırdır inşâallah, acelen nedir." diye sordu. "Azrâil´i aleyhisselâm yâni, ölümü bekliyorum." cevâbını verdi. Hemen onun işini gördü ve yeniden namaza başladı. Az*râil´in rûhunu namazda almasını isterdi. O her an Allahü teâlâyı hatırla*yan, her an O´nun huzûrunda olduğunun şuûrunda olan, çok kuvvetli îmân sâhibi idi.

Tâbiîn devrinin tanınmış hadîs ve tefsîr âlimlerinden Atâ bin Meyse- re el-Horasânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Ab- durrahmân bin Yezîd bin Câbir şöyle anlatır: Atâ-i Horasânî ile berâ*ber gazâya, savaşa gitmiştik. Gecelerini, namazla geçirirdi. Gecenin üçte biri veya yarısı geçince, bize isimlerimizle seslenir, "Kalkınız, abdest alı*nız, namaz kılınız. Çünkü geceleri ibâdet ve gündüzleri oruçla geçirmek, Cehennem´den irinler içip, çeşitli azaplara yakalanmaktan daha kolay*dır." der ve namaz kılmaya başlardı. Seher vaktine kadar ibâdet eder, sonra biraz uyurdu.
CANSEVER isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş :)
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 07-14-2007, 04:30 PM   #9 (permalink)
IslamGuL Ustasi

Profilime Git


Kullanıcı Profili
Kullanıcı Bilgileri
Nerden: Kadirli'li
Yaş: 27
Üye No: 12
Mesajlar: 6.785
Konular: 1733
Teşekkür Grafikleri
:
Rep Bilgisi
REP Gücü : 9
REP Puanı : 169
REP Seviyesi : CANSEVER will become famous soon enoughCANSEVER will become famous soon enough
İletişim
Takımı
Saat
Mevlânâ hazretlerinin meşhûr talebelerinden Ateşbâz Velî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) Mevlânâ hazretlerinin şu mânâdaki şiirlerini di*linden düşürmezdi. "Namaz kılarken tâzimsiz ve tertipsiz, kuş gibi başını koyup kaldırma. Yâni, onu yarım yamalak bir erkânla kılma. Namazın, mîrâc-ı mümin olduğunu hatırla ve kıldığın namazda bu sırrı bulmaya çalış."

Kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin beşincisi olan Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) namaz kılmak için mescide gelince kapıda bir mikdâr durur ve ağlardı. Sebebini soranlara; "Câmiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Al- lahü teâlâya yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum." dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir defâsında bir imâmın arkasında na*maz kıldı. Namazdan sonra, o imâm, Bâyezîd´e; "Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O hal- de siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?" dedi. Hazret-i Bâyezîd bunu duyunca; "Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değil- dir." buyurdu.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurdular ki: Ömrüm boyunca, Allahü teâlâya lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O´na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allahü teâlâya şöyle yalvardım: "Yâ Rabbî! S