 |
Kavl-i Leyin
Kavl-i leyyin, nebevî tebliğin usul ve üslubu bağlamında geçen bir Kur'an kavramıdır. 'Kavl-i leyyin' terkibi Kur'an'da bir tek yerde, Musâ Peygamber'e, kardeşi Harun'la birlikte Firavun'a gitmeleri emredilirken zikredilmiştir. (20/Tahâ, 44).
'Kavl' 'söz'dür. Aynı zamanda görüş, tez, iddia, mezhebî yorum gibi anlamlara da gelir. Fakat 'leyyin' bir 'kavil' olarak, bir tebliğci/Peygamber sıfatıyla Musâ'nın, kâfir ve zalim Firavun'a hitaben, onu İslam'a davet etme adına söyleyeceği bütün sözleri kapsamaktadır.
Leyyin, huşûnetin zıddıdır. Huşûnet, sertlik, kuru ve katı olmak, birini gücendirip öfkelendirmek demektir. Rağıb el-İsfehanî'nin dikkat çektiği gibi, leyyin veya huşunet aslında eşyada olur, fakat mecazen insanın tavır ve ahlakıyla ilgili de kullanılır. Muhtemelen Uhud savaşında, kendilerine verilen emre bağlı kalmayan okçular hakkında inmiş olan ayette (3/Al-i İmran, 159), Rasûlullah'ın (sav) onlara Allah'ın rahmeti ile yumuşak davrandığı, sert ve katı kalpli davranmadığına dikkat çekilerek, aksi olsaydı, etrafından dağılıp gitmeleri ihtimaline işaret edilmektedir.
'Kavl-i leyyin'i basit olarak 'yumuşak söz' diye tercüme edebiliriz. Bununla beraber, 'yumuşak söz'le neyi kastettiğimiz önemlidir. Önemli olan, 'yumuşak söz'le, Rabbül alemîn'in Musâ (a.s)a emrettiği 'kavl-i leyyin'i tam olarak ifade edip etmediğimizdir. Her 'yumuşak söz' 'kavl-i leyyin' olmadığı gibi, Türkçe itibariyle 'yumuşak söz'le kastedilen her türlü söz ve söyleyiş biçimi de 'kavl-i leyyin' kapsamına girmeyip, dışarıda kalmaya mahkûmdur.
'Kavl-i leyyin' kavramını, bütün bu şaibelerden uzak olarak, kaynağına uygun biçimde açıklayabilmek için, bu terkibin geçtiği bağlamı tedkîk etmek gerekir. Cenabı Allah, Musâ (a.s)ı Peygamber olarak görevlendirdikten sonra, Firavun'a gitmesini, çünkü Firavun'un iyice tuğyan ettiğini (tağutlaştığını) bildirmiştir. (20/Taha, 24). Musâ Peygamber ise, "Rabbim! Yüreğime ferahlık ver, işimi kolaylaştır, dilimin bağını çöz ki sözüm anlaşılsın!" duasıyla beraber bir de, ailesinden kardeşi Harun'u kendisine yardımcı olarak görevlendirmesini istemişti. (20/Taha, 25-30; 28/Kasas, 34).
Musâ Peygamber risaletten önce, gençlik yıllarında Mısır'da bir adamın ölümüne sebep olmasını kastederek, kendisini hem yalancılıkla suçlamalarından, hem de öldürmeye teşebbüs etmelerinden duyduğu korkuyu dile getiriyordu. (26/Şuara, 12-14; 28/Kasas, 33-34). Nitekim Firavun, Musâ'yı haklı çıkartmak istercesine, daha ilk karşılaşmada, çocukken onu himayesine(!) almış olmasını ve üstelik de bir adamı öldürüp Mısır'ı terk etmiş olmasını yüzüne vurmuştu. (26/Şuara, 18-19).
Allahu Teala'nın uyarısı ise, ilahi hikmetlerle Musâ'nın korkusunu gidermeye, onun kalbini metin kılmaya yönelikti. O, Musâ'ya, bebekliğinde annesine ilham ederek onu bir sandığa koyup denize bıraktırdığını, sandığın içinde denizde tek başına giden kendisini, nasıl kadınlar vasıtasıyla Firavun'un sarayına ulaştırdığını, nasıl annesini de kendisine bakıcı-besleyici olarak döndürdüğünü hatırlatıyor ve sanki şöyle demek istiyordu: Seni daha küçücük bir bebekken, bir fiskelik canın varken Firavun'un katlinden koruyan Rabbin, yetişkin bir insan olduğunda korumaya yine kâdirdir!
İşte böyle bir bağlamda Allahu Teala Musâ'yı, kardeşi Harun'la beraber görevlendiriyor ve Firavun'a gitmelerini, ona yumuşak söz söylemelerini, bu sayede belki de Firavun'un düşünüp öğüt dinleyeceğini ya da Allah’tan korkacağını hatırlatıyordu. (20/Taha, 43-44).
Bu durumda Musa Peygamber'in, Firavun'u İslam'a davet ederken söylediği sözlere ve üslubuna iyi dikkat etmemiz gerekir. Çünkü kavl-i leyyinin mahiyeti, orada mevcuttur.
Musâ Peygamber Firavun'a vardığında söylediği ilk söz şu olmuştur:
"Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim!" (7/A'raf, 104).
"Biz senin Rabbinin elçileriyiz." (20/Taha, 47)
"Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz." (28/Kasas, 16).
"Arınmayı ve seni Rabbinin yoluna iletmemi ister misin?" (79/Naziat, 18-19).
"Allah hakkında haktan başkasını söylememek benim üzerime görevdir." (7/A'raf, 105).
"İsrailoğullarını bizimle beraber gönder; onlara eziyet etme!" (7/A'raf, 105; 20/Taha, 47; 28/17).
"Biz sana, senin rabbinden bir âyet (mucize) getirdik." (20/Taha, 47).
"Selam hidayete tabi olanlaradır." (vesselamu alâ men-ittebea'l-hudâ). (20/Taha, 47).
"Hakikaten bize vahyolundu ki azap, yalanlayana ve yüz çevirenlere olacaktır!" (20/Taha, 48).
Firavun, Musâ'nın sık sık vurgu yaptığı 'Rab' ismine takılıyor ve soruyor: "Rabbiniz de kimmiş?" Musâ'nın 'kavl-i leyyin'i Rab kavramını açıklayarak sürüyor:
"Bizim Rabbimiz her şeye yaratılışını (fıtrat) veren ve ardından da onu hidayete erdirendir!" (20/Taha, 50).
"…O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir."
Bu sefer Firavun tam bir saptırma (manipülasyon) ve tuzak sorusu soruyor:
"İşitiyor musunuz?" (28/Kasas, 25); "Peki öyleyse, önceki milletlerin hali ne olacak?" (20/Taha, 51). Böyle sormakla Firavun, çevresindekilere, Musâ'nın onların atalarını cehennemlik kâfirler sayan bir 'köktenci' olduğu mesajını vererek, hedef gösteriyordu. Musâ (a.s) ise 'kavl-i leyyin' ile ve tam bir Peygamber'e (Müslüman'a) yakışır biçimde konuşuyor ve Firavun'un tuzağına düşmüyordu:
"Onlar hakkında bilgi, Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne yanılır, ne de unutur!" (20/Taha, 52).
"O sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir!" (28/Kasas, 26).
"O (Allah) yeryüzünü size bir beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz, hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için işaretler vardır. Sizi oradan yarattık, yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkartacağız." (20/Taha,53-55).
Musâ ile Firavun diyaloğunun bu aşamasında, Firavun'un ithamkâr sözleri oldukça kışkırtıcı ve rahatsız edicidir. Firavun özet olarak Musâ'ya diyor ki, küçükken seni kendi himayemde büyüttüm, ama şimdi bana nankörlük ediyorsun! Bu da yetmiyormuş gibi, sen bir de adam öldürmüştün! Firavun bu çıkışıyla Musâ'yı köşeye sıkıştırıp, kavmine karşı küçük düşürmek istiyordu. (28/ Kasas, 18-19). Fakat Musâ hala onu kavl-i leyyinle davet etmeye devam ediyordu. Pek çok insanın nefsanî duygularının ağır bastığı, acele ve acemilik yaptığı, saldırı, sataşma ve küfür etme pozisyonuna geçtiği böyle bir itham karşısında Musâ (a.s), Firavun'un gerçek dışı ithamlarını çok büyük bir serinkanlılık içinde, olgun bir Müslüman tavrıyla cevaplandırıyor:
"Ben o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeden yaptım. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni gönderilmiş elçilerden kıldı." (28/Kasas, 20-21)
"O nimet diye başıma kaktığın şey ise, İsrailoğulları'nı kendine kul köle yapmandır!" (28/Kasas, 22).
Firavun, şecaat arzederken sirkatini söylüyordu. Musâ'yı evinde büyütmüş olması bir nîmet değil, aksine, bütün İsrailoğulları'nın erkek çocuklarını öldürttüğünün en açık delili idi. Eğer çocuk katliamını yapmasaydı, Musâ'nın onun sarayında ne işi vardı? İşte bu gerçeği Musâ kavl-i leyyin ile açıklamıştı.
Bundan sonra Musâ (a.s)la Firavun mücadelesinde yeni bir safha başlamaktadır. Firavun'da 'kavl' tükeniyor ve "eğer benden başkasını ilah edinirsen yemin olsun ki seni zindana tıkılanlardan yaparım!" (28/Kasas, 29) diye tehdit ediyor. Böylece Firavun tıkanıyor ve tükeniyor. Firavun'a 'kavl-i leyyin' kesinlikle tesir etmiyor. Musâ-Firavun diyaloğunda Firavun, tek taraflı olarak, diyalog kapısını kapatıyor. Musâ'yı 'büyük adam' yerine koymuyor; örnek bir hoşgörü ve diyalog üstadı olarak âleme lanse etmiyor. Dikkat edilirse Musâ Peygamber'i hiç kimse başarısız saymamaktadır. 'Başarı' mefhumunun içine doldurduğumuz anlama göre, Musâ'yı başarısız görenler de çıkabilir. Fakat İslami ölçüler içerisinde Musâ (a.s) yüzde yüz başarılıdır. Çünkü Firavun'u İslam'a çağırmış, tebliğde hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Bir kâfir İslam'ı benimseyecek diye ezilip bükülmemiş, 'Firavun'un günahına ağlayan adam' rolünü oynamamıştır. Tebliğini yaparken de kaba, sert, haşin bir üslup kullanmamış, kırıp dökmemiştir. Bu diyalogda 'başarısızlık' varsa o da Firavun'a aittir.
|
|