 |
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi şeriflerinde altı garipten bahsetmiş, "Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur'an-ı Kerim, fâsıkın kalbinde; yine Kur'an, onu okumayan birinin evinde; Müslüman sâliha bir kadın, zâlim, kötü huylu bir adamın nikahı altında; Müslüman sâlih bir erkek serkeş, arsız bir kadının yanında ve âlim, onu dinlemeyen ve ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir." buyurmuşlardır.
Bugün Kur'an bir gurbet hayatı yaşamaktadır. Kur'an'a sahip çıkmak demek, onu kadifelere sarıp cinlere, şeytanlara mani olsun diye yataklarımızın başına asmak, çeyiz sandıklarında ihtimamla korumak değildir. Mutlaka bir yerlere asılacaksa o, mânevî hayatımızı mahveden ifritleri kovmak için kalblerimizin en mûtena köşesine asılmalıdır.
Kur'an'da, itikat, ibadetler ve muamelât peş peşe yer alır. Bu yapı, toplumu sürekli hareket halinde ve canlı tutar. Dini, sadece vicdana bağlamak ya da yalnızca "kıl namazını, tut orucunu" şeklinde çok basit anlamak bu dinamikliği öldürür. Zaten meselelere bütün halinde bakmama mutlaka ya ifrat ya da tefrite sebebiyet verir. Günümüzde ilimlere de bütüncül nazar dediğimiz küllî nazarla bakılıyor. Yani, küllî kaideler esas alınıyor; ama varlık, küllcüz' münasebeti içinde değerlendiriliyor. Küllî kaidelere bakmadan yalnızca cüz'iyâta göre değerlendirme yapılırsa mesele dağılır; genel ahenk bozulur.
Bununla beraber, her bir küllî kaidenin ortaya çıkması için o istikamette bir kısım cüz'î emirler olması gerekir; o emirlerin hepsi birden mütalaa edilince o küllî kâide ortaya çıkar ve meseleleri çözerken, ortaya çıkan bu kaide mihenk olarak ele alınır. Mesela, "Allah dini hangi hikmete binâen vazetmiş?" sorusuna, bütün küllî kaideleri ona irca edebileceğimiz temel bir disiplin vardır: Menfaat ve maslahatları celbetmek, mefsedetleri defetmek. Bütün emirlerin ve nehiylerin temelinde bu vardır. Bu küllî bir kaidedir. Fakat, bazen cüz'iyatta buna muhalif bazı şeyler olabilir. Onu çözebilmek için de mutlaka bir küllî kaideye bakmamız, küllî kaideyi esas almamız gerekir.
Pozitif ilimlere de küllî bir nazarla bakmak icap eder. Mesela tıp sahasında uzmanlaşma, ihtisaslaşma oluyor. Bu konudaki bir endişemi eskiden beri hep izhar ediyorum; biz insana, kalbini kafasından ya da sinir sisteminden tecrid ederek bakamayız. Organizma bir bütündür; organlar da her biri diğeriyle irtibat halindeki azalardır. Öyleyse, burada da küllî nazar esas alınmalıdır; bir kalb doktoru, kalbi bildiği gibi vücudun diğer yanlarını da bilmelidir ki, daha sıhhatli konuşabilsin. Bugün insan vücudu bu mânâda çok parçalanmıştır. Baktığınızda bir hükme varamayacağınız küçük parçalara ayrılmıştır. Mesela, bir göz hususunda dahi pek çok branş vardır. Eğer her mesele konsültasyon (birkaç tabibin bir araya gelerek bir hasta hakkında görüş alışverişinde bulunmaları) halinde halledilmez, orada vücudun tamamı nazara alınmazsa gelecek vahimdir.
İşte, Kur'an'ın mesajına da bu ölçüler içerisinde bakmak lazım. Maalesef, sadece bir ayeti ele alıp onu da tam anlamadan Kur'an'a saldırıyorlar. O ayeti, Kur'an'ın bütünüyle tefsir etmeden, O'ndaki İlâhî hikmetleri gözetmeden söylenilen her söz yanlış olacaktır. Kainatı kusursuz bir düzenle yaratan Cenâb-ı Allah, Kitab-ı Kerîm'inde, kainatın bir misal-i musağğarı (küçük bir örneği) olan insan hayatı için de kural ve kaideler vazetmiştir. Bu ilâhî kelama bütün olarak bakıldığında onun canlı ve ter ü taze olduğu görülecektir. Kur'an'ın gurbetini ve yaşadığı vahşeti izale etmek de ancak, onu bu ölçüler içerisinde tefsir eden kitapları okuma ve bu şekilde Cenâb-ı Hakk'ın marziyâtını anlamaya çalışmakla olacaktır.
Fethullah GÜLEN
|
|