 |
23.03.2007
Yıl 1960. 27 Mayıs ihtilaline sayılı günler kalmış. Üstad hazretleri 1960 Mart ayında Urfa'ya gider. Durum hayli gergindir. Dönemin İçişleri Bakanı emir verir. "Onu çıkarın Urfa'dan" der. Efendim "raporu var, hareket edemiyor" derler. Çünkü Üstad hayli bitkin ve hastadır. 83 yaşında hasta yatağından kıpırdamayacak güçte olmasına rağmen onu Urfa'dan çıkarmak için her türlü baskı yapılır. Ankara'da siyasi çevreler bu konuyu tartışa dursun bir haber gelir ki, "Üstad vefat etti..."
Üstadın talebelerinden Bayram Yüksel O'nu hasta yatağının başında bekliyordu. 23 Mart 1960 Çarşamba sabaha karşı 03:00'te yüksek ateşle uykuya daldı. Bir daha da uyandıramadılar. Vefat haberi hızla yayılır.
İçişleri Bakanı, bu sefer yine emir verir: "Kimse Urfa'ya girmesin veya gitmesin" der. O sırada Başbakan Adnan Menderes İstanbul'da bulunmaktadır. Üstadın talebelerinden bazıları "Başbakan'a telefon edelim söyleyelim de hiç olmazsa bu baskıya bir mani olunsun" derler. İstanbul'da Ahmet Aytimur, tanıdığı bir kimseyle Menderes'e haber gönderir. Durumu Menderes'e anlatarak cenazeyi Cuma günü kaldırmak istiyoruz der. Başbakan Adnan Menderes "tamam herkes gitsin, kimse mani olmasın, ama Cuma günü için ısrar etmesinler, kalkacaksa, Perşembe günü kalksın" der. Vefat haberi ertesi günü birçok gazetenin manşetinde yer alır.
Cenaze Namazı
Başbakan Adnan Menderes "Cenazeyi Perşembe günü kaldırın" deyince yüz binden fazla insan, Urfa'ya gelir. Türkiye'nin dört bir yanından da talebeleri Urfa'ya akın etmeye başlar. Caddeler ve sokaklar insan seliyle dolar. Urfa'da İbrahim Kadallah Mescidi'nin yanına gömülecektir. Yeri de daha önceden hazırlanmış ve orada üç tane kubbe yapılmıştır. Müslim Hafız bu kubbeleri hazırlamıştır. O kubbelerden birisine Üstad Bediüzzaman'ı gömerler. Yüz binden fazla insan bu olayı görür.
Üstadın Kabri
Üstad'ın, İbrahim Kadallah Mescidi'ndeki kubbelerden birine gömüldüğünü önde gelen talebelerden biri görünce Elazığlı Hulusi Yahyagil abiye bir soru sorar. "Abi" der. "Üstad bana demişti ki, sen benim kabrimi bilmeyeceksin. Ama şimdi herkes gördü. Bu nasıl olacak böyle" der.
Hulusi Ağabey şöyle cevap verir: "Sen merak etme, ben kırk sene Üstad'ın yanında kaldım, ne dediyse hepsi çıktı. Bundan sonra bu da çıkacak ama ne zaman çıkacak biraz sabredelim." der.
O talebesi, Üstad'a zamanında "Üstadım niye kabrinizin bilinmesini istemiyorsunuz?" diye bir soru sorar. Üstad şöyle cevap verir: "Ben hayattayken elimi öpenler bana tokat atmış gibi oluyor. Ben öldükten sonra da kabrime gelip şeriata ve sünnet-i seniyyeye muhalif hareket edenler bana kabirde de azap ederler, onun için benim kabrimi kimsenin bilmesini istemiyorum" der.
Evet, hakikaten de 27 Mayıs ihtilali olduktan sonra yönetimi ele geçiren askeri idare onu orada bırakmaz. Bir gece yarısı kabrinden çıkarılarak başka bir yere nakledilir. Bu gün de halâ kabrinin yeri bilinmemektedir.
Üstad Bediüzzaman'ın Hayat Kronolojisi
1877- Bitlis'in Hizan ilçesi İsparit nahiyesine bağlı Nurs köyünde doğdu.
1885- İlk tahsiline başlamak için ailesinden ayrılıp Tağ köyü medresesine geldi. Burada bir süre kalıp tekrar köyüne döndü.
1893- Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde ilim tahsili için bulundu. Daha sonra Siirt'in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekildi.
1894- Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre'de aşiret reislerinden Mustafa Paşa'yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gitti.
1895- Mardin'den Bitlis'e sürgün edildi ve burada iki yıl valinin tahsis ettiği odada kaldı.
1897- Vali Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gitti. 80-90 cilt tutarındaki kitapları üç ayda bir defa ezberden tekrarladı.
1900- İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladston'un gazetelerde çıkan konuşması onun ruhunda bir feveran ve gayret meydana getirdi.
1907- İstanbul'a geldi. Fatih'te kaldığı yerin kapısına "Her suale cevap verilir ama soru sorulmaz" levhasını asıp, âlimleri sual sormaya davet etti. Sultan Abdülhamid'e Şark'ta üniversite açtırmak için müracaat etti. Aynı yıl Yıldız Divan-ı Harbi'ne verildi.
1909- Patlak veren 31 Mart Vakası üzerine isyan etmiş olan sekiz adet taburu yaptığı konuşmalarla itaate getirdi. Yine Divan-ı Harb'e verildi ve beraat etti.
1910- Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı. Horhor medresesinde talebe okutmaya başladı.
1911- Şam'a gitti. Emeviye Camii'nde "Hutbe-i Şamiye" adıyla meşhur olan hutbesini verdi. Ardından Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıktı.
1913- Van'a giderek Şark Üniversitesi'nin temelini attırdı.
1915- Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla milis kumandanı olarak Pasinler cephesinde talebeleriyle Ruslarla çarpıştı. Meşhur 'işârât'ul-i'câz' tefsirini, bu savaş esnasında ve fırsat bulduğu zamanlarda talebesi ve cihad arkadaşı olan Molla Habib'e dikte ettirmiş, yanlarına düşen top mermileri bile lahûtî ve ma'nevî âlemine etki edememiş, kendisini Kur'an'ın ilâhî ve ruhî tefekküründen alıkoyamamıştır.
1916- Ruslara esir düştü ve Sibirya'nın Kosturma şehrine esir olarak gönderildi. Rusya'da 'esir zabitler kampında' bulunduğu sırada, kampı ziyarete ve teftişe gelen Rus Orduları Başkomutanı'nın önünde bütün esirler hürmetle ve korku ile kalkarken, Üstad Bediuzzaman asla yerinden bile kıpırdamamış, İslam'ın izzetini ve şerefini bil-fiil izhâr ederek göstermiştir. Bunu; kendisi, ülkesi ve Çarlık Rusyası için büyük bir hakaret olarak telâkki eden Rus Başkomutanı, tercümanı vasıtasıyla; "neden ayağa kalkmadılar, yoksa beni tanımadılar mı?" diye sorar. Üstad Bediuzzaman ise, gayet vakur ve sakin bir tarzda, "Bilakis iyi tanıyorum; Rus Çarı'nın dayısı ve Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç'dir. Bu tavrım, hakaret için değil; bağlı bulunduğum yüce İslâm dininin gereğidir. Çünkü, ben Müslüman bir kimseyim; bir Müslüman, bir kâfirden üstün olduğundan dolayı, senin önünde asla kıyam etmem, edemem!" seklinde cevap verir ve bu cevap da, kendisinin 'Divan-i Harbe' verilerek idam edilme kararının alınmasını doğurur. Bir kaç esir zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini isterler. Fakat Üstad ise; "bunların idam kararı, benim ebedi aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir." deyip, kemâl-i izzetle ve şecaatle idam emrine hiç ehemmiyet vermez ve idam öncesi 'iki rek'at namaz' kılmak için müsâade alır ve namaz üzerinde iken, Rus başkomutanı gelir ve durumu öğrenerek; "o tavrınızın mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim; dini inançlara saygılıyım..." diyerek, özür diler ve idam kararını geri aldırtır...
1918- Rusya'da esaretten kurtulduktan sonra, Varşova ve Berlin üzerinden İstanbul'a gelir. Dostlarının ısrarı ve Ordu-yu Hümâyun'un tavsiyesiyle kısa bir süre "Dar'ul-Hikmet'ül-İslâmîye" azalığı yapar. İngilizlerin işgaline karşı hitabelerle ve basım-yayın yoluyla ateşli bir mücadele başlatır. Harbiye Nezareti'nin ikramiye ve harp madalyası verdi.
1919- Sultan Vahdeddin'in, Bediüzzaman'a "Mahreç" pâyesi verdi.
1920- İngiliz işgaline karşı "Hutuvat-ı Sitte"yi neşrederek Anglikan Kilisesi'ne gerekli cevabı verdi. İstiklal Savaşı'nda Kuvâ-yı Milliyeyi destekledi.
1922- İstanbul'daki faaliyetleri Ankara Hükümeti'nin dikkatini çekmesi üzerine Ankara'ya davet edildi. Meclis'te hoşâmedî ile karşılandı. Milletvekillerine namaz konusunda sohbet etti.
1923- Meclis'te mebuslara hitaben bir beyanname neşretti. Sonra da Van'a gitmek üzere yola çıktı.
1925- Bediüzzaman Van'dan nefyedilerek önce İstanbul'a oradan da Burdur'a getirildi.
1925- Barla'ya getirildi. Ömür boyu sürgün hayatı yaşamak mecburiyetinde bırakılan Üsdad Said-i Nursî Hazretleri "Risale-i Nur" adı verilen ve baştan başa imân ve Kur'an hakikatlarını ihtiva eden eserlerini telif etmeye başladı.
1934- Barla'dan Isparta'ya getirildi
1935- Tutuklanarak muhakeme edilmek üzere Eskişehir'e götürüldü.
1936- Eskişehir'den tahliye edilerek Kastamonu'da ikamete mecbur edildi.
1943- Bediüzzaman tekrar tutuklanarak Çankırı yoluyla Ankara'ya getirildi.
1944- Denizli mahkemesinin başladı. Mahkeme beraat verdi. Ardından Emirdağ'da ikamete gönderildi.
1948- Bediüzzaman ve talebeleri tekrar tutuklandı. Afyon mahkemesine sevk edildi ve mahkeme mahkûmiyet kararı verdi.
1949- Afyon hapsinden gece yarısı tahliye edildi ve tekrar Emirdağ'a getirildi.
1952- Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a geldi ve duruşmada beraat etti.
1953- Tekrar Emirdağ'a döndü. Ardından yine İstanbul'a gelerek üç ay kadar kaldı. Patrik Athenagoras'la görüştü. On sekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla'ya gitti.
1956- 1948 yılından beri sekiz sene devam eden Afyon Mahkemesi'nde Risale-i Nurların beraatı ve iade edilmesi kararlaştırıldı.
1957- Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda basılarak neşredilmeye başlandı.
1960- Isparta'dan Urfa'ya doğru yola çıktı. 27 Mayıs ihtilalinin ayak seslerinin duyulduğu günlerde Ramazan'ın 25. günü 23 Mart 1960 Çarşamba gecesi saat 03:00 civarında Urfa'da vefat etti.
12 Temmuz 1960- Urfa'da Halilürrahman'da bulunan mezarı açılarak naaşı bir kısım resmi yetkililerce meçhul bir yere götürülerek nakledildi.
Bir Düşünce ve Aksiyon İnsanı: Bediüzzaman[1]
Bediüzzaman, üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp insanlığa tanıtılması gerekli olan bir simadır. O, İslâm âleminin, inanç, moral ve vicdânî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır. Ona, onun düşüncelerine, hissî mülâhazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyetiyle telif edilemez. O, bütün ömrünü, kitap ve sünnetin gölgesinde, tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.
|
|