 |
Aşkı, ancak bir başka aşk giderir.
"Tanrıyla oturup kalkmak isteyen, tasavvuf ehliyle oturup kalksın." Bu bilgiler, dervişlerin hallerine
karşı oyundur, ömrü yitirmektir. "Dünya ancak oyundur." İnsan ergenleşince, aklı başına gelip olgunlaşınca
oyun oynamaz. Oynasa bile kimse görmesin der, utancından gizli oynar. Şu bilgi, şu dedi-kodu, dünyanın
şu hevesleri, yeldir; insansa toprak. Yel esti de toprağı tozuttu mu, nereye varırsa gözleri rahatsız eder; o
yeli yererler, kınarlar ancak. İnsan topraktır amma bir söz duydu mu ağlar, gözyaşları, su gibi akar.
"Görürsün ki Tanrıdan gerçek olarak geldiğini bilirler de bu yüzden gözleri yaşlarla dolar-taşar." Şimdi, yel
yerine toprağa su dökersen, iş, tersine olur; şüphe yok ki sulanan topraktan yeşillikler, fesleyenler,
menekşeler, güller biter. Şu yokluk yolu, öylesine bir yoldur ki bu yolda bütün dileklerine kavuşursun. Neyi
istiyorsan elbette bu yolda, o şey, gelir-çatar sana; ordular bozmak, düşmanlara üst olmak, ülkeler
zapetmek, halkı avucunun içine almak, eşinden-dostundan üstün olmak, güzel, yerinde söz söylemek gibi,
daha da bunlara benzer herşey. Mâdemki yokluk yolunu seçtin, bunların hepsi de gelir, ulaşır sana. Başka
yolların aksine bu yola kim girdiyse hiç şikâyet etmemiştir. Bu yoldan başka yolu tutan, çalışır-çabalar; yüz
binlerce dileğinden birini elde eder; onu da gönlü hoşlanacak, yatışacak kadar değil hani. Çünkü her yolda
maksada ulaşmak için sebepler vardır, yollar vardır. Maksat, ancak sebeplerin yoluyla elde edilir. Fakat o
yol da uzundur; tehlikelerle, engellerle doludur. Olabilir ya, sebepler, maksada aykırı gelir.
Şimdi yokluk âlemine geldin, bu yolda çalıştın ya; Ulu Tanrı sana, öylesine ülkeler verir, öylesine
âlemler bağışlar ki vehmine bile getirmemişsindir onları. Önceden dilediğin, istediğin şeylerden utanır da
eyvanlar olsun dersin, bunca şeyler varken öyle bayâ şeyi nasıl istemişim ben? Fakat Ulu Tanrı der ki: Sen
ondan arındın, istemiyorsun, bezdin amma o vakit aklından geçmişti; bizim için vazgeçtin ondan;
keremimize son yok; elbette onu vereceğiz sana. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ,
ulaşmadan, tanınmadan, Arapların güzel, yerinde söz söylemelerini görürdü; ben de böyle güzel, böyle
yerinde söz söyleyebilsem derdi; bunu isterdi. Gizli âlem ona açılınca Tanrı esriği oldu; o istek, o dilek,
tümden soğuk geldi ona. Ulu Tanrı buyurdu ki: O dilediğin güzel, yerinde söz söylemeyi verdik sana.
Mustafâ, Yârabbi dedi, ne işime yarar benim; vazgeçtim, istemiyorum. Ulu Tanrı buyurdu ki: Gam yeme;
hem ona ulaşırsın, hem de hiç aldırış etmezsin ona; sana ziyan vermez o. Ulu Tanrı, ona öylesine bir söz
söyleme kabiliyeti verdi ki bütün âlem, onun zamanından bu zamanadek sözlerini anlatmak için çeşit-çeşit
bu kadar cilt kitaplar düzüp koştu; hâlâ halk, o sözleri anlamaktan âciz kalıyor. Ulu Tanrı buyurdu ki:
Sahâbe, senin adını, arılıktan, can-bay korkusundan, hasetçilerden ürktüğünden kulaklara gizlice
söylüyorlardı. Büyüklüğünü öylesine yayayım ki dünyanın yedi iklim, dört bucağında yüksek minârelerde,
günde beş kere adını yüce, güzel seslerle bağırsınlar, doğuda- batıda tanın. Şimdi, kim bu yola kendisini
fedâ eder, varlığından geçerse onun dünyaya ait dilekleri de müyesser olur, ahrete âit dilekleri de; hepsini
elde eder o; kimse bu yoldan şikâyetlenmemiştir.
Bizim sözlerimizin hepsi de yenidir, peşindir; başkalarının sözleriyse nakildir, rivâyettir. Bu nakil, bu
rivâyet, yep-yeni sözlerin parça-buçuğudur. Yep-yeni söz, insanın ayağına benzer, nakilse insan ayağı
şeklinde tahtadan yapılmış bir kalıptır. O tahta kalıbı şu ayaktan almışlar, onun boyunu-enini, bunun
boyuna-enine uydurmuşlardır. Dünyada ayak olmasaydı bu kalıbı nerden yaparlardı? Şu halde kimi sözler
yep-yenidir, kimi sözler nakil, rivâyet. İkisi de bir-birine benzer. Bir ayırdedici gerek ki yeni sözü tanısın da
rivâyetten ayırsın, ayırdediş, inanmaktır, küfür de ayırdedemeyiştir. Görmez misin, Firavun'un zamanında
Mûsa'nın sopası yılan oldu. Büyücülerin ipleri, sopaları da yılan oldu. ayırdedemeyen hepsini bir renkte
gördü, ayırdedemedi. ayırdediş kabiliyeti kimde varsa büyüyü gerçekten o ayırdı da bu ayırdediş yoluyla
imana geldi. Bildik, anladık ya; inanmak ayırdediştir. Şu fıkhın temeli de vahiydi amma halkın
düşünceleriyle, duygularıyla, düzüp koşmasıyla karıştı da arılığı kalmadı; şimdi vahyin arılığına nerden
benzeyecek? Hani Turut'tan şehre akan bir su vardır; kaynadığı yerde bir seyret de gör, ne de arı-durudur,
ne de güzel. Fakat şehre girdi de mahallelerden, bağlardan, şehir halkının evlerinden geçti mi, bu
|
|