 |
("Ömür biter bu açılımlar bitmez" klasöründen...)
Defterimiz de kendimiz/halimiz/ahvalimiz gibi bîçâre, aciz ve bedbaht.
Taayyünât…
Benim yaşadığım zamanlarda insanlar garip yaşadı, yaşıyor ve maalesef yaşayacak… (Bu zaman dilimi bir başka yazıda ele alınmış, henüz hiç bir göze yeis katmamıştır, belki ölüm gelmeden tefrikası nasip olacaktır.)
Daha dünyaya merhaba derken, 400 wattlık bir ampulü gördü kısık gözlerimiz (hastane odalarında doğmayan jenerasyonlar müstesna), önlüklü ve maskeli beyazlar içinde bir kaç büyük adamı, dakikalar sonra gireceğimiz sonra bir ömür boyu zihnimizin koyulacağı kalıplara benzer camdan bir fanusu, tekdüzelikleri, benzerlikleri, aynılıkları ve vesaireleri… Çoğumuzun kulağı ezanı işitti o günlerde, kimimizin adı Kûr’an-ı Kerim’de geçiyordu, kimimizin ecnebi cümlelerde, anlamı garip bir çok isim de konuldu habersiz cismimize, bir nevî sıfatlandık o günlerde. Bilmezdik asırlar evvel gelen ecdadımızın nasıl yaşadığını, biz TV dizilerinin revaçta olduğu vakitlerde yaşadık. Görmedik atalarımızın atlattıkları badireleri, biz “mankenden şarkıcı olur mu?” sûalini tartıştık cemiyetlerde. Cephede namaz kılmadı hiç birimiz, bizler bilgisayar oyunlarında savaştık, namazı ise sade bayramlarda/seyranlarda kıldık. Sorsalar “aş olmadığından iki orucu birleştireniniz var mıdır?” diye, dilimiz sofralarımıza koyduğumuz gani iftarlıkları, bilmem kaç aileye yetecek yemekleri sayardı övünç ile…
Benim yaşadığım dünya, yani; özgürlükler dünyası!
Hani mânâ âleminin hayal, metafizik hadiselerin düş olarak yorumlandığı dünya. Hani şu maddeye yaradan nazarıyla tapılan dünya. Hani açılmanın, çıplaklaşmanın prim gördüğü özgürleşme olarak addedildiği dünya. Yahu anlasanıza işte kat ile arabanın Ahiret’ten fazla kıymet ihtiva ettiği dünya. Çocukların metalleştiği, gençlerin dinsizleştiği, yaşlıların ise ah vah ettikleri esrarengiz dünya. Her gün söylüyoruz ya; “eşitlikler dünyası”. Kadının soyunarak, erkeğin soyunmaya itibar ederek çıtayı kırıp farkı kaldıran dünya. Yüzlerce yıl mücevherlerle, takılarla kendilerini farklı kılan kadınlara karşı, erkeklerin elektronik aygıtlarla bu dengeyi kurdukları sanal dünya. Modaya münasip kıyafetlerle, topraktan gelen bedenleri süsleyen insancıkların dünyası. Her gencin gençliği süresince onlarca sevgilisi, yüzlerce âşkı olan (bilmem ama belki de mezarında Fuzûlî’yi ağlatacak nazarlara ulaşmış) sefil dünya. Şehirlerin betonlarla, yolların arabalarla, caddelerin kuru kalabalıklarla dolup taştığı yalnız dünya. Kim derdi ki bu dünyada vaktiyle binlerce peygamber yaşamış, kim derdi ki şu bulunduğumuz mekânlar vaktiyle sular altında kalmış, kim inanırdı Mecnun ile Leyla’nın sevdasına şu çöller şahit bırakılmış?
Benim yaşadığım bir zaman dilimi; depresyonun, arabesk kültürün, yozlaşmanın, haramın, yalan ve dolanın, fenalık ve şerrin, hayasızlık ve çirkinliğin safha tanımadığı zaman, huzurun görünen en uç tepenin ardında olduğu düşünülen, cahilliğin ilim vasfedildiği, güzelliğin diri diri defnedildiği, yalanın doğru kabul edildiği bir zaman; adı adında gizli; âhir zaman
Bir tefeül, bir nükte:
“İnsan fıtraten gâyet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem gâyet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gâyet fâkirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyadedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlifi gâyet ağırdır. Hem insâniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.”
Her gün kalabalıklaşıyoruz
Her gün yalnızlığa gömülüyoruz.
Biz neyiz?
Doğru mu, yanlış mı?
Biz kimiz?
Müslüman mı, insan mı?..
silahınızla kuşanın ve kuşatın inş
|
|