 |
Peygamberimiz:
– Artık kâhinlere gitmeyin, buyurdu. Ben:
– Teşe'ümde bulunuyorduk (yani şom tutuyorduk) dedim. Peygamberimiz:
– Bu sizden birinizin içine uğursuzluk olarak sinen bir şeydir. Sakın size mani olmasın, sizi işinizden geri bırakmasın, buyurdu.12 Cahiliyye devrinin batıl inançlarından bazıları da şunlardır:
1. Tıyere: Bir yolcunun sefere çıktığı sırada önünden bir kuşun uçması uğursuzluk sayılırdı ve böyle bir durumla karşılaşan yolcu yolculuğundan vaz geçerdi.
2. Hâme: Hâme, baykuştur. Bu kuşun bir evin üzerine konup da ötmesinin uğursuzluk getireceğine inanılırdı. Bugün bile cahil halk arasında böyle bir endişe vardır.
3. Safer: Kamerî aylardan Safer ayının uğursuz bir ay olduğunu, bütün uğursuz işlerin bu ayda meydana geldiği düşüncesidir. Halbuki Safer ayının diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. Diğer aylar zamanın bir dilimi olduğu gibi Safer ayı da zamanın bir dilimidir. Bu batıl akide cahil halk arasında yaşamakta ve Safer ayında nikah yapmanın uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Bu batıl inancı yıkmak için İslâm alimleri mücadele etmişler, hatta pek çok alim özellikle bu ayda nikah kıymışlardır.
4. GûI: Cahiliyye Araplarının inancına göre Gûl, tenha ve ıssız çöllerde insana değişik suretlerde görünerek yolunu şaşırtır, sonunda onu helâk eder.
Peygamberimiz bunların aslı olmadığını, cehalet devri Araplarının batıl inançları arasında yer aldığını bildirmiş ve bunlara itibar edilmemesini öğütlemiştir.13
Değerli kardeşlerim! Kehanet ve falcılık cehalet devri anlayışı olduğu gibi bazı tabiat olaylarından manalar çıkarmak da aynı şekilde cahiliyye anlayışıdır ve gerçekle bir ilgisi yoktur. O cehalet devrinde ay ve güneş tutulmasının yer yüzünde önemli bir kişinin öleceğine veya öldüğüne, ya da büyük bir zarar olacağına inanılırdı. Peygamberimizin oğlu Hz.İbrahim, vefat ettiği zaman tesadüfen güneş tutulmuştu. Halk, cehalet devrinden kalma bir anlayışla güneşin tutulmasını Hz.İbrahim'in ölümüne bağlamışlardı. Peygamberimiz bu yanlış akideyi ortadan kaldırmak için:
''Güneş ve ay Allah'ın âyetlerinden iki âyettir. Bunlar hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de yaşamasından dolayı tutulmazlar",14 buyurdu.
Evet, değerli kardeşlerim, kehanet ve falcılık konusuna ayet ve hadislerde fazlası ile yer verilmesinin iki sebebi olduğunu, bunlardan birincisinin, halkın cahillik devrinden kalma bu konuda bir alışkanlıkları bulunduğunu ve bununla ilgili bazı rivayetleri nakletmiş bulunuyoruz.
İkinci sebep ise; o devrin insanı Peygamber denilince ondan bu çeşit şeyleri bekliyordu. Bazan ondan, gaybden haber vermesini, bazan da sihir ve kehanet yolu ile tabiatı etkisi altına almasını arzu ediyorlardı. Onların bu arzu ve istekleri ile ilgili olarak İsrâ sûresinde şöyle buyurulmuştur:
"Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin. Yahutta altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanmayacağız. de ki: Rabbimi tehzih ederim, ben sadece beşer olan bir Peygamberim. (Bu istediklerinize benim değil, ancak Allah'ın gücü yeter)"15.
Evet, Kur’an-ı Kerim, gaybı yalnız Allah bilir diyor. Peygamberimiz de gaybı bilmediğini ifade ediyor. Şimdi bu durumda bir kimse gelecekten haber almak ve ilerde karşılaşacağı olayları öğrenmek için kâhine, falcıya ve Arrafa giderse durumu ne olur? Bunu da Peygamberimizden öğrenelim. Şöyle buyuruyor:
''Kim Kahine veya Arrafa (yitiğin veya çalınan malın yerini haber verdiğine inanılan kimse) veya sihirbaza gider ve onun söylediğine inanırsa, o kimse, Muhammed (s.a.v.)'e indirileni inkar etmiş olur."16
Bir başka hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:
''Kuş uçuran ve kendisi için kuş uçurulan, fala bakan veya baktıran, sihir yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim bir falcıya gider de söylediğine inanırsa o kimse Muhammed (s.a.v.)'e indirileni inkar etmiş olur."17
Böyle gaybden haber veren kimselere gidip de onlara fal baktıran, yitik veya çalıntı malının yerini veya hırsızı haber vermesini isteyen kimse, onların haber verdiklerine inanacak olursa yaptığı ibadetin de sevabına eremez. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
''Her kim Arrafa (çalınan bir şeyin veya yitiğin yerini haber veren kimse) gider, ondan bir şey sorar da onun verdiği haberi doğrulasa, o kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz . (Yani bu süre içinde kıldığı namazın sevabına eremez.)18
Peygamberimiz, inanan insanın böyle kahin ve falcılara gitmesini hoş görmüyor. Çünkü kahin veya falcı ilerde bu kimsenin başına gelecek kötü olaylardan söz ederse -ki bunu bilmesi mümkün değildir- ve fal baktıran da buna inanırsa morali bozulur, huzuru kaçar ve rahatsız olur. Böyle falına baktırıp ilerde kötü olaylarla karşılaşacağı kendisine söylenilen kimselerden pek çoğu bunalıma girmiştir.
Diğer taraftan, çalınan eşyanın ve yitik malın yerini haber verdiği iddia edilen Arraf, kendisine başvurandan aldığı bilgiler doğrultusunda hırsız ile ilgili vereceği haber, bazı günahsız insanların suçlanmasına ve kötü zanda bulunulmasına sebep olacaktır. Hiçbir belge ve sağlıklı bilgi yokken bazı insanların suçlanması ve onlar hakkında kötü zanda bulunulması günahtır, vebaldir. Bu günah ve vebale Arrafa veya falcıya giden de ortaktır. Bundan sakınılması Iâzımdır.
Dinimiz insanlığı falcılık gibi kötü bir alışkanlıktan kurtarmak için istihareyi tavsiye etmiştir.
İstihâre, Allah Teâlâ'dan iyi, yararlı ve hayrın kolaylaştırılmasını dilemektir ki, insan girişeceği bir işin sonucu hakkında tereddüt ettiği sırada: "Allah'ım, şu giriştiğim işi yapmak veya yapmamaktan hangisi hakkımda yararlı ve hayırlı ise onu bana kolaylaştır", demektir.
İstihâre, ibadet ve sevap işlemek gibi iyi olan işlerde yapılır, haram ve günah olan işlerde yapılmaz.
Câbir İbn-i Abdillah (r.a.) anlatıyor: ''Peygamberimiz Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi, işlerimizin hepsinde bize istihâre duasını öğretir, şöyle buyururdu:
''Sizden biriniz (haram ve günah olmayan) bir iş yapmaya karar verdiğinde (nafile olarak) iki rek'at namaz kılsın, sonra da şöyle dua etsin: ''Allah'ım, sen bildiğin için, senden, hakkımda hayırlısını bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni ve hayrın açıklanmasını senin büyük fazl-u kereminden isterim. Çünkü senin her şeye kudretin yeter, benim ise yetmez. Sen, her şeyi bilirsin, halbuki ben bilmem. Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. Allah'ım, sen bilirsin, eğer (yapmayı düşündüğüm) bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için hayırlı ise bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır ve bu işi bana mübarek eyle. Eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için kötü ise, zararlı ise, bunu benden uzaklaştır, beni de ondan uzaklaştırır. Hayır nerde ise onu bana taktir et ve onunla beni hoşnut eyle."19
Ne güzel bir tavsiye. Hiç kimseye başvurmadan yaratan Allah'a sığınıyor, O'ndan yadım istiyorsunuz. Yapmak istediğiniz işin hakkınızda hayırlı mı değil mi bunu gönlünüzün bu konuda rahatlamasını istiyorsunuz. Bundan daha doğal ne olabilir?
Böyle zamanlarda biz insanlar için istihâre ruhumuzu kuvvetlendirir, gücümüzü artırır. Kararsızlık içerisinde bocalayan ve ne yapacağını kestiremeyen bir kimsenin, Allah'ın huzurunda el bağlayıp iki rek'at nafile namaz kıldıktan sonra Cenâb-ı Hak'tan kendisini hayra ve mutluluğa sevk etmesini dilemekle hiç şüphesiz gönlünde bir hafiflik hisseder. Hayrın kendisine yöneleceğine inandığından, istihâre ettiği iş hakkında kendisi için hayırlı tarafın tecelli edeceğine de emin olur. Böyle içtenlikle yapılan duanın kabul olduğunun en açık şahidi, istihâre eden kimsenin istihâre ettiği iş hakkında gönlünde bir genişlik duymasıdır. İstihâre eden kimsenin gönlünde böyle bir genişlik olmazsa istihâresini yediye kadar tekrar etmesi de Enes İbn-i Malik (r.a.)'den rivayet edilmiştir. Peygamberimiz Enes İbn-i Malik'e:
''Ey Enes, bir işe teşebbüs etmek istediğinde o iş hakkında yedi defa istihâre eyle. Sonra gönlüne o işle ilgili doğan şeye bak. Çünkü hayır, günlüne doğan şeydedir", buyurmuştur.20
Değerli kardeşlerim, sonucu hayır olduğu bilinen şeylerde istihâre yapılmaz. Mesela ilim öğrenmek ve bilinen bir san'atı benimsemek için istihâre etmeye Iüzum yoktur. Çünkü Kur'an-ı Kerim, kendisine ilim verilen kimseye çok hayır verilmiş olduğunu bildirmektedir. Sanat da insanın geçimini sağlamak ve insanlara hizmet etmek için öğrenilir. Bunda da hayır vardır.
Değerli kardeşlerim, konumuzu özetleyecek olursak şunu söyleyebiliriz: Dinimiz cahiliyyet hurafeleri ile mücadele ettiği gibi falcılık ve kehânetle de mücadele etmiştir. Çünkü bunlar da hurafedir, bunların dinde yeri yoktur.
DİPNOTLAR
1 İbnü’l-Esîr, en-Nihaye, c. IV, s. 43, Mısır, 1322.
2 En’am, 59.
3 Neml, 65.
4 Buhari, Savm, 13.
5 En'am, 50.
6 A 'raf, 188.
7 Buhari, Meğazi, 12; Tirmizî, Nikah, 6; Ebû Davût, Edeb, 59.
8 A'raf,187.
9 Buhari, Rikak, 35.
10 Müslim, Birr, 50.
11 Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1.
12 Müslim, Selâm, 35.
13 Bakınız, Buhari, Tıp, 19; Müslim, Selâm, 33.
14 Buhari, Kusûf, 1; Müslim, Kusûf.
15 İsrâ, 90-93.
16 Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevâid, c.V, s.118, Beyrut, 1967 (Hadisi Bezzar İbn-i Mes'ûd'tan rivayet etmiştir.)
17 Mecme'uz-Zevâid, c.V, s.117. (Hadisi Bezzar, İmran İbn-i Husayn'dan rivayet etmiştir.)
18 Müslim, Selâm, 35.
19 Buhari, Teheccüd, 25.
20 Aynî, Umdetü'I-Kârî, C. VII, s. 225.
|
|