 |
1.Modernist ve laik Müslümanlar desteklenecek,
2. Gelenekçi Müslümanlar, radikallere karşı desteklenecek,
3. Köktendincilere savaş açılacak,
4. Laikler özellikle desteklenecek,
5. “Batılı İslam” anlayışı empoze edilecek,
6.Sufizm güçlendirilecek.
Bu raporun akabinde, Amerika’nın bir kısmını fiilen işgal ettiği, zımnen de bütününü işgal altında tuttuğu Müslüman coğrafyada nelerin daha çok yaygınlık kazandığına, nelere teşvik primi ödendiğine bakmak gerekiyor. Gelenekçi çevrelerin, hatta kanunen yasak olmasına rağmen kimi tarikatlerin gürbüzleştirilmesine dikkatler harcayarak, olan biteni doğru gözlemleyebiliriz. Son yıllarda gelenekçi çevrelerin dergi, yayınevi ve medya kuruluşları ile atağa geçmiş olması doğrusu benim endişelerimi artırmaktadır.
Camilere, namaz kılanlara karışan yok. Daha doğrusu sıradan bir devlet dairesi gibi işleyen mabetlerde alışıldık ritüellerin sürdürülmesine herhangi bir müdahale yok. Özel alanlarda kim hangi nafile ibadeti yaparsa yapsın bunu da kimse kovuşturmuyor. Tarikat şeyhleri demokratik haklarını kullanarak parti bile kurabilmektedir.
Cumhurbaşkanlığı köşkü ve ordu evlerine hanımları ile birlikte girmemeleri şartıyla, hanımı baş örtülü olan kişiler başbakan bile olabilmekteler. Peki bu gizli ve aşikar güçler İslam’ın hangi esaslarından rahatsızlık duymaktadırlar? Niçin öyleyse İslam’a karşı bu topyekun savaş? Bu gizli projeler v.s. sizce niçin?
Tıpkı yukarıdan beri anlattığımız kimi hocaların yaptığı gibi, bu projenin mimarları da İslam hakikatlerinin gizli kalmasını sağlamak için uğraşıyorlar. Sizin kendi halkınızdan esirgediğiniz hakikatleri onlar da sizin gibi esirgiyorlar. Sizin kendi halkınızı terk ettiğiniz uysal, ılımlı, hoşgörülü, suya sabuna dokunmayan ve tekrar ettikçe halkın uyuşukluğunu artıran o uydurma dini atmosferin devamından tıpkı sizler gibi onlar da çok memnundurlar.
Halkı işte tam bu safhada kendi haline bırakıp unutmak, unutturmak istiyorlar. Dikkat ederseniz Amerika sizin halkınızın yaşadığı, sizin halkınıza yaşattığınız o sufi hayattan çokça razıdır. Siz halkınızdan hakikatleri gizlemeye devam ettikçe Büyük Ortadoğu Projesi’nin ekmeğine biraz daha yağ sürmüş olacaksınız. Bunu, hakikatleri saklayan hocalar, kanaat önderleri ve modern evliya pozisyonu üstlenmiş köşe yazarları ne zaman görecekler? Yoksa önce Amerika’yı ve modernizmi yenelim, halkımıza işin hakikatini sonra söyleriz, diye mi düşünüyorlar?
Hocaları, bazı hakikatleri halktan gizleme, halkın yanında konuşmama tutum ve tavrına sürükleyen başka nasıl bir sebep vardır acaba? Mesela Allah Resulü, onları kendi halifesi veya vekili yerine koyarak böyle bir görev yüklemiş olabilir mi? Allah Resulü herhangi bir inanç veya amel hakikatini böyle halkından gizlemiş midir sizce? İlahi kelamda böyle bir buyruk mevcut mudur, ne dersiniz? Alimlere hitap eden ve şu kadarını halkınıza öğretip diğerini kendinize saklayın diyen bir emir veya tavsiye hatırlayan var mıdır?
Bu sorulara hayır dediğinizi işitir gibiyim.
Ben kimi uydurma haberler ve hurafeler üzerine bina edilmiş, Müslüman dünyada bir hayli yaygın nice telakki hatırlıyorum. Kişileri, hocaları böyle bir tutuma doğru yöneltmiş olma ihtimali bulunan bu telakkiler üzerinde düşünmeye değer sanıyorum.
Özellikle sufi ve şii çevrelerde çok yaygın bir anlayış vardır. Bunun kısa bir tahlilini yapalım. Onlara göre mükellefiyet bildiren ilahi vahyin tamamı Kur’an’daki toplamından ibaret değildir. Yahut Kur’an’da toplananlar sadece sığ ve düşüncesiz kimseler için, zahiri bir takım şeriat hükümleridir.
Oysa Allah asıl sırrını sıradan insanlara açmamıştır. Sünni sufi çevreler Resulullah’ın bu sırrı Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında, gizlendikleri mağarada Hz. Ebubekir’in kulağına fısıldadığına inanmaktadırlar. O sırrın ne olduğu, sayıları çok az bir arifler silsilesi tarafından bilinebilmektedir. Zira Ebubekir güya o sırrı herkese değil bir kişiye vermiştir. O kişi de kendinden sonrakine. Böylece kulaktan kulağa aktarılan o sırra vakıf kimseler yani güya Allah’ın velileri o sırrın kutsal taşıyıcılarıdır.
Şii kanal ise yine Resulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında bu sırrı o gece kendi yatağında yatacak olan Hz. Ali’nin kulağına fısıldadığı iddiasındadırlar.
Dikkat edilirse Müslüman dünyadaki mistik telakkilerin hemen hemen tamamı yani hem Şii hem Sünni mistikler hayatı ve ilahi hitabı böylesine bir yanılsama ile ikiye ayırarak anlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu ikilik zahir ve batın ikiliğidir. İddia ve ideolojilerine pek münasip düşen bu ayrımda sıradan halkı zahir ile mükellef sayarken, kendi meşguliyetlerini batın yani iç ve öz diye isimlendirmişlerdir.
Hatta keramet bildiren kitaplarda büyük velilerin artık zahiri şeriat ile mes’ul tutulmayacakları kayıtlıdır. Vahye istinat ettiremedikleri bu telakkiyi herhalde yukarıda dile getirilen gizli haberler ile izaha kalkışmışlardır. Zaten bütün mistik telakkilerde bir gizemlilik mevcuttur. Mistikler bu işin Kal (söz) meselesi değil, bir Hal (durum, duruş) meselesi olduğunu söyleyerek aynı şeyi anlatmaya çalışmaktadırlar. Onlara göre bu meseleler herkesin anlayamayacağı ve herkese anlatılması imkansız, ancak yaşanarak öğrenilebilen meselelerdir.
Şimdi başa dönersek, halkından bazı hakikatleri gizleyen, gizlemeye çalışan hocaların, bu geleneksel alışkanlığın acaba ne ölçüde etkisinde kaldıkları aklımıza gelmez mi? Başka niçin ve hangi sebeple, hiç tanımadıkları, yalnızca kılığına kıyafetine, ekonomik düzeyine bakarak halk diye isimlendirdikleri kimselerin yanında bazı şeyleri konuşmaktan ve en önemlisi işlemekten çekinmektedirler?
Mistisizm kendisini her ne kadar yüksek bir anlayış düzeyi, sıra dışı bir kavrama noktası ve entelektüel bir meslek gibi sunsa da, ne yazık, tarih boyunca bağlıları, yani müritler hep halk sınıfları arasından çıkmıştır. Mistik felsefeyi güden filozoflar hep yalnız kalmıştır. Ama onun pratiğini yaşama iddiası taşıyanlar sürekli halk çocuklarını aldatarak ve sömürerek hayat sahnesinde boy göstermişlerdir.
Söz hülasasının vakti geldi diye düşünerek derim ki, hakikatleri gizleme alışkanlığı bu toplumda geleneksel/genetik bir hal olsa gerektir. Mistik gelenek hakikat konusunda çok kıskanç davranmaktadır. Onun felsefesini sıradan halk kitlelerinden saklayıp belki de korumaya çalışmaktadırlar.
Ancak işin pratiği için halka şiddetle ihtiyaçları vardır. Öyleyse halkı işin felsefesinden uzak tutup bir takım ritüellerle oyalamak, olayın şuurundan mahrum bırakmak onlar için herhalde en çıkar yoldur. Dikkat edilirse bu halden dünyanın bu günkü egemenleri de memnundur. Onlar da kimsenin namazına niyazına karışmazlar. Sadece fikir sahibi olmalarına tahammülleri yoktur. Bu sebepten İslam dünyasına FİKİR ihracı maksadıyla Büyük Ortadoğu Projesini üretmişlerdir.
Felsefeyi, tefekkürü (cihat anlamında) içtihadı hep büyükler, hocalar, şeyhler, efendiler, kanaat önderleri yapsın, halk bu işten ısrarla uzak tutulsun ki geleneksel saltanat ve otoriteler sarsılmasın diye düşünmekteler. Böylece itibarları ebediyen sürsün gitsin. Gelin görün ki yeryüzünde insanlara ait her sultanlık, her otorite fani ve ölümlüdür. Bu hakikat hiç ihmale gelmez; hem halkı hem de hocaları zarureten boyunduruğu altına alır. Kendisiyle hiç de hayırlı bir sonuç kastedilmeyen bu koruma iç güdüsü, sanki toplumun her katmanında zaman zaman boy gösteren genetik bir espri taşıyor. Oysa Allah, kullarından kendileri için gerekli olan hiçbir şeyi gizlememiştir ve gizlememizi de istemez.
İktibas DergisiMayıs 2005
|
|